• 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Son Dakika!
Bilim İnsanları Derneğinden Kamuoyuna Duyuru.
Okumak için Tıklayınız...


BİDDER KAHVALTILI TOPLANTISI Derneğimizin 2015 - 2016 dönemi 6.Geleneksel Kahvaltılı Sohbet Toplantısı 5 Aralık 2015 Cumartesi günü saat 09:30 da sayın Dr. Süleyman ELİK'in katılımıyla dernek merkezimizde yapıldı. "Türkiye'nin Suriye Politikası: 'Suriye Krizinin Küresel ve Bölgesel Yansımaları' temalı konferans sonrasında Başkanımız Sayın Prof. Dr. Nihat TOSUN Sayın Elik'e Derneğimiz adına bakır işlemeli bir hediye takdim etti.

Son Dakika!
BİDDER Yönetimi Teröre Lanet Bildirisi yayınladı.
Okumak için Tıklayınız...


BİDDER KAHVALTILI TOPLANTISI Derneğimizin 2015 - 2016 dönemi 5.Geleneksel Kahvaltılı Sohbet Toplantısı 3 Ekim 2015 Cumartesi günü saat 09:30 da sayın Prof. Dr. Mehmet Siraç DİLBER'in katılımıyla dernek merkezimizde yapıldı. "İnivasyon" temalı konferans sonrasında Başkanımız Sayın Prof. Dr. Nihat TOSUN Sayın Dilber'e Derneğimiz adına plaket takdim etti.

Derneğimizin önceki başkanlarından ve halen yönetim kurulu üyemiz olan Sayın Prof Dr Mehmet İsmail Safa KAPICIOĞLU Sayın Cumhurbaşkanı tarafından Yüksek öğretim Kurulu Üyeliğine atanmıştır. BİDDER üyeleri adına Değerli hocamızın yeni görevini tebrik eder, sağlıklı ve başarılı çalışmaları ile YÖK sistemine katkı sağlamasını dileriz.
BİDDER Yönetim Kurulu Adına Başkan Prof.Dr. Nihat TOSUN

Uluslararası katılımlı Sağlık Eğitim Kongresi Bildiri Kitabı Yayınlandı.
Okumak için Tıklayınız...

















BİDDER Yönetim Kurulu Başkanı Prof.Dr. Nihat TOSUN

BİDDER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nihat Tosun açılış konuşmalarında öncelikle derneğin kuruluş amacı, tarihi, hedefleri, vizyonu ve faaliyetlerinden bahsettikten sonra bu sempozyumun amacına değinmiştir. Prof. Dr. Nihat Tosun, BİDDER olarak bu sempozyum ile ülkemizde, yükseköğretim ile ilgili sivil aktivitelerin sınırlı olduğu bir dönemde, mevcut yükseköğretim sisteminin genişlemesinden dolayı ortaya çıkan ve bu süreçte yaşanan sorunlarla, özellikle bu genişleme sürecinde yükseköğretimin kalitesini nasıl devam ettirmesi gerektiği konularını, fiziki ve insan kaynağı ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını hem kendi akademik camialarında hem de kamuoyu önünde tartışmayı amaçladıklarını ve bu konuda böyle bir cesareti gösterdiklerini vurgulamıştır. Kendileri ayrıca ülkemizin yükseköğretim elemanları olarak, yükseköğretimle ilgili gerek aktif görevde gerekse sivil hayatta olan arkadaşlarından hem faydalanma açısından hem de ülkenin gerçeklerini  bilmek açısından, bununla ilgili görüş bildirmek ve kamuoyuyla paylaşmak adına faaliyetlerini büyük bir fedakarlık ile  sürdürdüklerini bildirmişlerdir.

 


YÖK Başkan Vekili Prof. Dr. M. İ. Safa KAPICIOĞLU

   Açılış konuşmaları kapsamında ikinci sırada YÖK Başkan Vekili Prof. Dr. M.İ. Safa Kapıcıoğlu konuşmalarını yapmışlardır. Kendileri açılış konuşması kapsamında ülkemizdeki yükseköğretim kurumlarına ilişkin birtakım verileri sayılarla dinleyicilerle paylaşacağını ve YÖK’ün üzerinde çalıştığı ve uygulamaya koyduğu bazı politikalardan bahsedeceğini vurgulayarak konuşmalarına başlamışlardır. Prof. Dr. M.İ. Safa Kapıcıoğlu, 2001 ile 2016 yılları arasındaki yüksek öğretim sistemindeki sayısal değişimi vererek bu genişleme sırasında üniversitelerin sürdürdükleri kendi kapalı devre anlayışından çıkmaları çevrelerine ve bölgelerine ekonomik değer katan kurumlar haline gelmelerinin önemini vurgulamıştır. Yükseköğretimdeki küresel gelişmeleri de ortaya koyan YÖK Başkan Vekili kitleselleşmiş yüksek öğretim sistemlerinin karşılaştığı en büyük zorluğun hızlı gelişen ekonomilerde çalışabilecek nitelikli mezunlar yetiştirememesi olduğu vurgusunu yapmıştır. Bunun için dünyadaki ve ülkemizdeki üniversitelerin yeni bakış açıları ve yeni platformlar geliştirmek zorunda olduklarını ve bu bakımdan gelişmiş dünyada girişimcilik ve inovasyon kavramlarının önemini vurgulamıştır. Teknolojik gelişmeler ve küreselleşmenin hem üniversitenin hem de sanayinin işleyişinde köklü değişikliklere neden olduğunu vurgulayan Kapıcıoğlu disiplinler arası sınırların gittikçe ortadan kalkması ve üniversiteler arasında ki küresel düzeyde cereyan eden rekabetin üniversitelerdeki eğitim ve araştırma yapılarını yenilemeye zorladığını bildirmiştir. YÖK olarak ülkemizdeki yükseköğretim sisteminin 2023 yılı hedeflerini “bilgi (özellikle teknoloji) transfer ekosisteminin oluşturulması ve geliştirilmesi ile eğitim ve insan kaynakları sisteminin oluşturulması ve geliştirilmesi” olarak açıklamışlardır. Böylelikle orta ve ileri teknoloji ürünlerinde Afro-Avrasya’nın üretim ve tasarım üssü olmayı hedeflediklerini vurgulamışlardır. YÖK olarak bu amaca hizmet edecek şekilde;

Misyon odaklı doktora programları ve bu programları destekleyen 100/2000 YÖK Doktora Bursu Projesi,

Üniversitelerin bölgesel kalkınma odaklı misyon farklılaşması ve ihtisaslaşması konuları,

Üniversitelerin araştırma odaklı misyon farklılaşması ve ihtisaslaşması konuları üzerinde ayrıntılı olarak çalıştıklarını bildirmişlerdir.

YÖK Başkan Vekili son olarak 23 Temmuz 2015 tarihinde 29423 sayılı resmi gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren 'Yükseköğretim Kalite Güvencesi Yönetmeliği’ nden  söz ederek konuşmalarına son vermiştir.

 


TBMM Milli Eğitim Kültür ve Spor Komisyonu Başkanı Prof.Dr. Beşir ATALAY

  Açılış konuşmaları kapsamında son olarak TBMM Milli Eğitim Kültür ve Spor Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Beşir ATALAY konuşmalarını yapmışlardır. Kendileri öncelikle yükseköğretim ile ilgili değerlendirmelerin az olduğu bir ortamda böyle bir konuyu gündeme getirme cesaretinin gösterilmesinden dolayı memnuniyetini bildirmiştir. Ardından YÖK Başkan Vekili’nin konuşmalarına atıfta bulunan Sayın Atalay, onun da vurguladığı gibi kendisinin de yükseköğretimdeki kalite konusuna çok önem verdiğini bildirmiş ancak YÖK sisteminin Türkiye’de kaliteyi düşüren ana faktör olduğunu söyleyerek YÖK sistemi içinde kaliteyi ve akreditasyonu geliştireceğim diye yapılan bir çalışmanın başarılı olamayacağı vurgusunu yapmıştır. Bu amaçla, akreditasyonla ve uluslararası denetimle ilgili dünyada çok rahat yürüyün sistemleri örnek göstermişlerdir. Bunun yolunun üniversitelerin kendilerini bölüm bazında uluslararası denetime ve akreditasyona açmalarından geçtiğini vurgulayarak şu anki üniversitelerin en önemli anahtar sorununun bu olduğunu bildirmişlerdir. Ayrıca kendileri, üniversitelerin YÖK’e bağlı olarak bağımsız olamayacakları konusunu gündeme getirerek YÖK şemsiyesi altında kalitenin gelişemeyeceğini ve üniversitelerin bu şekilde kendi bölgelerine, sosyal  çevrelerine, ekonomik çevrelerine  katkıda bulunmasının ve üniversitenin kurulduğu bölgede etkilerinin görülmesinin, bölgeyle bütünleşmesinin ve oraya gelişme sağlamasının mümkün olamayacağı vurgusunda bulunmuşlardır. Ayrıca YÖK gibi merkezi planlamalardan vazgeçilmediği taktirde üniversitelerde özgür ortamların ve özgün gelişmelerin  sağlanmasının mümkün olamayacağını ifade etmişlerdir.

   Uluslararası değerlendirme sistemlerine göre ülkemizde bulunan üniversitelerin dünyadaki üniversiteler arasında sıralamalarına bakıldığında sonuçların çok üzücü olduğunu vurgulayan Sayın Bakan, dünyadaki ilk 300 üniversite arasında sadece bir, ilk 400 üniversite arasında ise sadece iki vakıf üniversitesinin bulunduğunu bildirmişlerdir. Üniversitelerin milli olmaktan ziyade uluslararası rekabete açık, özgür ve özgün olması gerektiğini ifade eden Sayın Atalay, özellikle son dönemlerde hızla çoğalan üniversitelerin varlığı nedeniyle tek merkezden YÖK’ün bunları kontrol edebilirliğinin kalmadığını vurgulamıştır. YÖK’ ün ilk kurulduğu dönemler de  Türkiye’de sadece 27 üniversite bulunduğunu şuan da ise 182 üniversitenin olduğunu ve YÖK’ ün o dönemlerden daha çok günümüzde bu kadar üniversiteye giderek daha çok müdahalesinin arttığını ifade etmişlerdir. Üniversiteler gibi çok dinamik olması gereken ve gecikmeye tahammülün olmadığı alanlarda bu tür müdahalelerin ve bu tür sistemlerin başarısının mümkün olamayacağını bildirmişlerdir. Üniversitelerde ki  özgürlüğün; üretimin, düşüncenin, özgün bilimin ve cesaretli buluşun olmazsa olmazı olduğunu ifade eden Sayın Bakan baskı, korku ve endişe ile üretimin olamayacağı vurgusunda bulunmuşlardır.

  Çözüm olarak üniversite sisteminin yeniden ve acilen ele alınması gerektiğini şiddetle vurgulayan Sayın Atalay, her üniversitenin kendi akademik planlamasını bağımsızca yapmasını ve hatta bu amaçla bir yükseköğretim bakanlığının kurulmasını, üniversitedeki kadroların bürokratik kadrolar olarak algılanmaması gerekliliğini ve bu konuda demokratik olmanın herkesin sorununu çözdüğüne ve çözeceğine inandıklarını vurgulamışlardır. Ayrıca ülkemizde, batı ülkelerinde birçok başkentte olduğu gibi yönetimlere danışmanlık yapan beyin takımının olduğu think tank’ lere ihtiyaç olduğunu söyleyen Sayın Bakan, bu amaca hizmet eden üniversiteler ve onların hocalarının olmasının önemini ifade etmişlerdir. Konuşmalarının son bölümünde ise din konusunda üniversitelerin rolüne değinen konuşmacı, islâm ülkeleri arasında dini ve islâmı en doğru anlayan bir ülke olarak Türkiye’nin, üniversitelerindeki ilahiyat fakültelerinin de misyonlarını gerektiği gibi yerine getiremediği ve bu konuda yetersiz ve geri planda kaldıkları vurgusunu yaparak konuşmalarına son vermişlerdir.

 



Oturum Başkanı: Prof.Dr. Mahmut ÖZER (Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörü)
1. Prof.Dr. İsmail GÜVENÇ (Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü)
2. Prof.Dr. Şaban ŞİMŞEK (Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı)
3. Prof.Dr. Seyit Mehmet ŞEN (Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektörü / Kastamonu Üniversitesi Öğretim Üyesi)

1. Prof.Dr. İsmail GÜVENÇ (Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü)

   GİRİŞ
   Ülkemizde her şehirde en az bir üniversite bulunmaktadır.Türkiye’de 2017 yılında 109 kamu, 76 vakıf üniversitesi, 8 vakıf meslek yüksekokulu olmak üzere toplam 193 tane yükseköğretim kurumu bulunmaktadır.Üniversitelerin % 45,6’ı 4 büyük şehirde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu yıl itibari ile İstanbul’da 58, Ankara’da 16, İzmir’de 8, Antalya’da 6, Konya’da 4, Bursa, Kayseri, Gaziantep ve Mersin’de 3’er, Eskişehir, Adana, Kocaeli, Nevşehir, Trabzon, Balıkesir, Hatay ve Erzurum’da 2’şer yükseköğretim kurumu (üniversite veya myo) bulunmaktadır.

  Yükseköğretimde YÖK’ün 2015-2016 verilerine göre ülkemizde 6.689.185 yükseköğretim öğrencisi mevcuttur. Bunun 2.285.406’ı ön lisans, 3.900.601 lisans, 417.066 yüksek lisans ve 86.094’ü doktora düzeyindedir (YÖK 2017: İstatistikler). Buna göre Türkiye’deki yükseköğretim öğrencisinin % 34,2’i ön lisans, % 58,3’ü lisans, % 7,5’i lisansüstü öğrencilerden oluşmaktadır.

  Bu çalışmada Türkiye’de ki üniversiteler çerçevesinde üniversitelerin kurulması ve üniversite olmanın nitelikleri değerlendirilecektir.

KURMAK VE OLMAK
  Ülkemizde 1863’de ilk batı tipi üniversitenin (İÜ) kurulmasından yaklaşık 80 yıl sonra 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) adıyla ikinci bir üniversite kurulabilmiştir. Kaldı ki tek üniversite olan İstanbul Üniversitesi (İÜ) 80 yıllık geçmişinde açılıp kapanmaları; kadrolarının uzaklaştırmalarını da yaşamıştır. Bizde üniversitelerin kuruluşu sancılı olmuştur. Adnan Adıvar “devlet eliyle kürsüler kurmak, kürsüler kaldırmakla üniversite olunmaz. Üniversite kendi kendine doğar, kendi kendine büyür, kendi kendine yaşar ve kendi kendine kemalata doğru gider” demiştir(Hatipoğlu 2015). Bu açıklamalar üniversitenin kendi iç dinamiklerinin onu üniversite olmaya layık kılacak şekilde işlemesi gerektiğini anlatmaktadır.

   Türk üniversitelerinin amaçları ve onların değerlendirilmesi uzun yıllar ihmal edilen bir konudur: Üniversite kurulmasında veya tesis edilmesinde belirlenen amaçlar; üniversite olunmasın da ise ürünlerin olgunluğu daha önemlidir. Örneğin açık öğretim sistemini amaçlayan bir üniversite için kuruluş farklı şekilde planlanmalıdır. Ürünlerin sınıflanması ve derecelendirilmesi ise standart kaliteli ürünlerin arzı bakımından uygulanan bir işlemdir. Bu işlemle ıskarta olanlar yanında, extra, 1., 2. ve 3. sınıf ürünlere rastlanabilir. Türk üniversite sistemi ile ilgili böyle bir değerlendirme ise mevcut değildir. 
Bazı düşünce insanları “üniversite kurulur ama üniversite olunmaz" görüşündedir. Bir şeyin kurulması ile olunması farklı şeylerdir. Kurmak "inşa etmek; tesis etmek; bir araya getirmek, toplamak; bir şeyi oluşturan parçaları birleştirerek bütün durumuna getirmek; gereken şartları hazırlayıp kendi kendine olmaya bırakmak" anlamlarına gelmektedir (TDK).

  Üniversite Kurulması: Yeni bir devlet üniversitesinde 2008-2017 yılları arasında I. Ve II. Dönem Rektörü olarak görev yaptım. Bu kuruluş öyküsünü verdiğim bir mülakatta “Çorak toprakların yeşertilmesi.” olarak ifade etmiştim. Modern bir kampüs kurulmadan önce yerinde üzerinde doğal bitki örtüsünün bile olmadığı virane bir çiftlik vardı. Modern bir kampüsün doğuş serüvenini bizzat yaşadım. Bir bilim insanının (Hirch, 1997) ifadesi ile “Gerçekte söz konusu olan, yetersiz hatta na-mevcut bir temel üzerinde modern bir üniversite kurmaya çalışıldığında ortaya çıkması kaçınılmaz olan büyüme sancılarıydı”. Bu tecrübemi “Üniversite: Bir Üniversitenin Kuruluş Sancıları” adı ile kitaplaştırdım (Güvenç 2016).

  Üniversite olmak üniversite kurulmasından farklı ölçütler dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Olmak kavram olarak, meydana gelmek, varlık kazanmak, nitelik kazanmak; uygun düşmek, yerinde görülmek; olgunlaşmak anlamına gelmektedir (TDK). Olgunlaşmak anlamında alındığında ekinler oldu, üzümler daha olmadı şeklinde kullanılmaktadır. Yüksek eğitim iddiasındaki kurum hangi özelliklere sahip olduğunda gerçekten üniversite olmayı hak edecektir?  Bu sorunun cevabını araştıralım.

ÜNİVERSİTE OLMANIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?
  Bu sorunun cevabı farklı bakış acıları veya değerlendirme şekillerine göre değişmektir. Bunları genel olarak “öznel ve nesnel değerlendirmeler” olarak ayırabiliriz. Öznel değerlendirmeler mevzuat, kültür, düşünce ve bilim insanlarının görüşleri; nesnel değerlendirmeler ise değerlendirme kuruluşlarının yaptığı incelemelerdir. Bu ayrımdaki değerlendirmeler her zaman kesin bir sınırsa sahip olmayabilir. Şöyle ki bir bilim insanı veya düşünür nesnel bir görüş ileri sürebilirken, bir değerlendirme kuruluşu yanlı bir üniversite sıralaması yapabilir. Ancak saygın üniversite sıralama kuruluşlarını sonuçları ve bilim insanlarının görüşleri daha nesnel ve gerçekçi değerlendirmeler olarak kabul edilebilir.

Düşünce ve Bilim İnsanlarına Göre
   Bazı fikir ve bilim insanlarının üniversitenin ne olup ne olmadığı konusundaki görüşleri de önemlidir. Ancak dikkatten uzak tutulmaması gereken bu değerlendirilmelerin olumsuz ve olumlu nitelikte nesnel olmayan bir değerlendirme şekli olduğudur.

Üniversitenin ne olduğu ile ilgili yapılan açıklamalardan birisi şu şekildedir: "Üniversite adını hak eden bir kurum, öncelikle bilimsel bir tutum, bilimsel bir zihniyet ortaya koymalıdır. Üniversite insanlara, çağına göre yüksek kabul edilen bilgiler öğreten bir kurum olmalıdır” (Hirch, 1997; S: 210). Bu açıklamadan bilimsel tutum ve zihniyetin nasıl ölçülebilir olacağı sorulabilir.

T.C. Devleti için 1932 yılında rapor hazırlayan Albert Malche’ye göre, "Üniversite ansiklopedik bilgilerin öğretildiği yer olmamalıdır." Malche nitelikli akademisyen olmak için iki özelliğe dikkat çekmiştir: "Dersinin kitabını yazmış olmak"  ve "Batı dillerinde yayınlanmış makale sahibi olmak."
Bu tespit oldukça önemlidir. Küreselleşen ve internet teknolojisinin bilgiye erişimi kolaylaştırdığı bir dünyada ansiklopedik bilgiler öğreterek üniversite olunamaz. Günümüzde de nitelikli kitap ve saygın bilimsel dergilerde bilimsel makale yayımlamak iyi bir akademisyen olmanın vazgeçilmez ölçütüdür. Bu akademisyenlere sahip üniversiteler gerçek üniversiteler olabilir.

Mevzuat
Bir kurumun ulusal yasalara göre üniversite kabul veya ret etmek yaygın bir durumdur. Şöyle ki ülkemizde halen yürürlükte olan 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3. Maddesinin, a fıkrasında yükseköğretim, “Milli eğitim sistemi içinde, ortaöğretime dayalı, en az dört yarıyılı kapsayan her kademedeki eğitim - öğretimin tümüdür” şeklinde açıklanmaktadır. Aynı kanunun d fıkrasında ise üniversite, “Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim - öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımlamalara göre 2 yıllık ön lisans programları (MYO) üniversite sayılmaktadır. Bu ulusal mevzuata bakarak 2 yıllık bir kurumun üniversite olduğu sonucuna ulaşılabilir. Ancak bu kurumların üniversite dışında olması gerektiği bazı bilim insanlarınca savunulmaktadır.

  Diğer ülkelerdeki üniversitelerin durumu da çoğu zaman yasalarına göre değerlendirilmektedir. Şöyle ki YÖK yabancı üniversiteleri devlet tarafında kurulmuşsa tanırken (üniversite kabul ederken) denkliğin kabulünde olumlu veya olumsuz karar (üniversite olarak kabul etmemekte) verebilmektedir. YÖK’ün kararlarında yöneticilerinin tutumları etkili olmakla birlikte, genelde denklik için yasal durum ve üniversitenin sahip olduğu standartlar önemli bir ölçüttür. Mevzuata göre değerlendirmede üniversitenin sahip olduğu standartların ihmal edilmesi önemli bir eksikliktir.

Kültür açısından

  Bir kültürde veya o kültür tarafından kullanılan dilde üniversiteden ne anlaşıldığı önemlidir. 18.yy. öncesi eğitim-öğretim faaliyetini temel alan kurumlar üniversite olarak değerlendirilmekteydi. Bugünün ölçütleri ile bakarak bu eski eğitim kurumlarının üniversite olmadığını iddia eden görüşlerde vardır. Üniversitelere eğitim-öğretim yanında Ar-Ge 19. yüzyılda eklenmiştir. Yarında üniversiteler başka bir yapıya dönüştüğünde bugünküleri tasnif dışına çıkarmak gerekecektir. Bu nedenle dönemine göre ‘yüksek bir eğitim’ vermesi bir kurumun yüksek bir eğitim kurumu kabul edilmesinde önemsenmelidir. 
Türk Kültüründen üniversite “yüksek düzeyde eğitim- öğretim, araştırma ve yayın yapan” kuruluşlardır. Günümüzde birçok ülkede üniversite bu çerçevede düşünülmektedir. Yukarda mevzuat bahsinde de belirttiğimiz gibi MYO’lar üniversite içerisinde değerlendirilmektedir. Bu durum ülkemizdeki yükseköğretim kültürü ile de izah edilebilir. Aksi halde bu kurumların bir kısmının “yüksek düzeyde” sıfatını ne kadar karşıladığı tartışması hatırlatılacaktır.

Değerlendirme Kuruluşlarına Göre
  Farklı kuruluşlar tarafından dünya üniversitelerinin sıralaması yapılmaktadır. Üniversitelerin değerlendirilmesinde birçok farklı sistem vardır. Bu sistemler ulusalararası ve ulusal olabilmektedir. En yaygın bilinenlerin şunlardır (Saka ve Yaman, 2011):
Times Dergisi Yüksek Öğretim Sıralaması (The Times HigherEducation- QS World UniversityRankings); ShanghaiJiaotong Üniversitesi Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması (AcademicRanking of World Universities); Newsweek Dergisinin Dünyanın En İyi 100 Üniversitesi Sıralaması (Top 100 Global Universities); Cybermetric Laboratuvarları Webometrics: Webde Dünya Üniversitelerinin Sıralaması (World Universities’ Ranking on the Web); Google Search Uluslararası Üniversiteler Sıralaması (G-Factor International UniversityRankings); MINES Taris Teknolojileri Dünya Üniversiteleri Meslek Sıralaması (Professional Ranking of World Universities); HEETACT Dünya Üniversiteleri Bilimsel Çalışmalar Performans Sıralaması (PerformanceRanking of ScientificPapersfor World Universities); Çin Wuhan Üniversitesi Küresel Üniversite Sıralaması (AcademicRanking of World Universities (ARWU)) ve URAP (UniversityRankingbyAcademicPerformance- ODTÜ tarafından yapılır).

  Yukarıdaki sistemler dünyada en fazla bilinen ve takip edilen sıralama sistemleri olup, bunların yanı sıra bölgesel ve yerel olarak üniversite sıralama sistemleri de bulunmaktadır.

  Bu kuruluşlara göre üniversiteler farklı kriterlere göre değerlendirilmekle birlikte, kriterler arasında sık rastlanan yayın sayısı ve lisansüstü eğitim-öğretimdir. İkinci kuşak üniversitelerin eskidiği düşüncesiyle, çevreye duyarlılık, patent ve girişimcilik endeksi gibi ölçütler de yeni kuşak üniversiteler için istenmektedir.
Farklı sistemlere göre yapılan sıralama işlemi objektif olmayıp, farklı sıralamalar arasında tam bir uyum söz konusu değildir. Bunun en önemli nedeni, üniversitelerin performansları ve başarılarının sadece sayılarla ifade edilemeyecek ölçüde farklı boyutlarının da olmasıdır. Her performans değerlendirmesinde olduğu gibi üniversitelerin sıralanması işleminin güvenirlik düzeyinde önemli değişkenlikler olduğu dikkat çekmektedir. Bu farklılıklara bir standart getirmek amacıyla Dünya üniversitelerinin sıralanmasında dikkate alınacak temel kriterler konulması yönünde 2006 yılında UNESCO Avrupa Yüksek Eğitim Merkezi tarafından oluşturulan uluslararası uzmanlar grubu Berlin’de toplanarak 16 maddeden oluşan Berlin Prensiplerini oluşturmuşlardır (Saka ve Yaman, 2011).
Yapılan eleştirilere rağmen bu sıralamalar üniversitelerin performanslarının uluslararası seviyede ne anlama geldiğini, yine bu üniversitelerin zayıf ve güçlü yönlerini ortaya koyması açısından önemli bir katkıya sahiptir. Eğer bir üniversite sıralamada üst seviyelerde yer almak istiyorsa bahsedilen sıralama sistemlerinin değerlendirme kriterlerini ve ilgili kriterlerin ağırlıklarını temel alarak gerekli düzenlemeleri yapmalıdır. Böylece kaliteli bir yükseköğretim kurumu olmayı başarabilir ve çalışmalarının ürünü olarak uluslararası alanda hak ettiği saygınlığı kazanabilir. Türkiye’de de YÖK tarafından hazırlanan raporlarda temel ölçütün yayın kriteri olduğu görülmektedir. Veri toplama açısından nesnel ölçülere uygun olan bu değerlendirmenin, fen bilimlerinin ağırlıklı olduğu üniversiteler için avantajlı olduğu görülmektedir (Saka ve Yaman, 2011).

  ShanghaiJiaotong Üniversitesi bünyesindeki Sıralama Danışmanlığı, 2003 yılından bu yana yıllık olarak dünya çapındaki en iyi 500 üniversitenin sıralamasını hazırlamaktadır. Bu alandaki ilk sıralamayı yapan Shanghai Üniversitesi başlangıçta Çin üniversiteleri ile dünyanın önde gelen üniversiteleri arasında bir karşılaştırma yapmayı amaçlamıştır. Bu sıralama işleminde gösterdikleri tutarlı ve açık politikalar nedeniyle bu alanda en fazla takdir toplayan kuruluşlardan biri haline gelmiştir. Bu başarılarından dolayı, ülkelerindeki üniversitelerin sıralamadaki yerlerini yükseltmek isteyen Fransa, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerin eğitim bakanları ShanghaiJiaotong Üniversitesini ziyaret etmişlerdir. ARWU, üniversite kayıtları ve anketlere göre değerlendirme yapmamaktadır.
Önemli bir sıralama kabul edilen ARWU’nun sıralama ölçütlerine ve ağırlıkları kısaca şu şekildedir:  Birinci ölçüt eğitim kalitesi olup Nobel Ödülü kazanmış mezun veya öğretim üyesi sayısı ile değerlendirilmekte toplam puana katkısı % 10’dur. İkinci faktör ise öğretim üyelerinin kalitesidir. Bunda alanında madalya kazanan öğretim üyesi sayısı ve 21 alan içerisinde önemli derecede atıf almış araştırmacılar şeklinde değerlendirilmekte toplamda 40 puan (% 20 +20) etkisi vardır. Üçüncü bir ölçüt olarak bilimsel yayınlar toplamda 40 puan katkı sağlamaktadır. Araştırma sonuçlarının ürünleri Nature andScience veya ScienceCitation Index-Expanded, SocialScienceCitation Index dergilerinde yayınlanması. Son olarak üniversitenin büyüklüğüne göre göstermiş olduğu akademik performansın % 10 katkısı vardır. Bu 4 kriterin toplamı % 100’dür (Saka ve Yaman, 2011). Bu sıralama kuruluşunda eğitim, bilimsel makaleler ve atıf üniversite sıralamasını belirleyen önemli ölçütlerdir. Üniversiteyi değerlendirirken bu ölçütlerin önemi inkâr edilemez.

Dünya’da 20-25 bin Türkiye’de ise 200 kadar üniversite vardır. Bunların bir kısmı sıralama kuruluşları tarafında ortak şekilde ilk 100 veya 500 arasında değerlendirilmektedir. Bunun yanında bu üniversitelerin saygınlığı konusunda genel bir kabulün var olması da önemsenmelidir. Sıralama ve saygınlık durumu iyi olan üniversiteler dikkate alınarak kurma ve geliştirme faaliyetleri yürütülebilir.

ÜLKEMİZDE YENİ ÜNİVERSİTE AÇILMALI MI?
  Türkiye’nin yükseköğretim gelişmesine toplam üniversite sayısı açıldığı yıllardaki ülke nüfusu dikkate alınarak bakıldığında 1933 yılında 16 milyon nüfusa bir üniversite düşerken, günümüzde devlet ve vakıf üniversiteleri birlikte düşünüldüğünde 413 bin nüfusa bir üniversite düşer hale gelmiştir.

Dünya nüfusunun 7.5 milyar ve dünyada üniversite sayısının 20-25 bin olduğu dikkate alındığında dünya ortalaması olarak 300-400 bin nüfusa 1 adet üniversite düştüğü anlaşılacaktır. Aynı yöntemle ABD’nin nüfusunun 350 milyon ve üniversite sayısının 4.500-5.000 olduğu dikkate alınarak yapılacak bir hesaplamada ABD’de her 70-80 bin nüfusa 1 adet üniversite olduğunu tespit edilecektir. Kaldı ki ABD üniversiteleri uluslararası öğrenci kabulünde ve sanayi ile işbirliğinde üstün bir başarı göstermeleri gözden uzak tutulmamalıdır.

O halde nüfus dikkate alındığında ülkemizde üniversite sayısının belli bir sınıra ulaştığını söyleyebiliriz. Ancak örgün eğitim öğrencisinin toplam yüksek öğretimdeki payının % 24.2 olduğu dikkate alındığında talebin gerçekçi şekilde karşılandığını söylemek oldukça zordur.

DEĞERLENDİRME
  Bilgi üretiminin çoğalması, bilgiye erişimin hızlı ve kolay olması mevcut eğitim sisteminde yenilenmeyi zorlamaktadır. Türk eğitim sistemi ikinci endüstriyel devrimin, yani sanayi toplumunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere örgütlenmiş bir eğitim modeline sahiptir. Dördüncü dalga endüstriyel devrimin teknik altyapısını ve nitelikli işgücünü tesis edebilmek için, bu eğitim modelinin terk edilerek “bilgi toplumu eğitim modeline” geçilmelidir.1980’li yıllardan itibaren yükseköğretim kurumlarını ve sistemlerini büyük ölçüde etkileyen gelişmeler; küreselleşme, yaşam boyu eğitime artan gereksinim ve bilişim ve iletişim teknolojilerindeki hızlı ve yoğun gelişmeler olarak sıralanmaktadır (Yılmaz ve Horzum, 2005).

Yeni modelde büyük binaların, geniş kampüslerin yerine e-ortamlarda eğitimin yaygınlaşması beklenmektedir. Uzaktan eğitim teknikleri teknolojik imkânlardan da yararlanarak yeni dönem eğitimde daha fazla kullanılacaktır. Bu nedenle yeni kurulan üniversitelerin bilişim ve öğretim teknolojisindeki değişimler dikkate alınarak kurulması gerekir.

Vakıf Eğitim Kurumları Üniversite mi? Ülkemizde vakıf üniversitesi adıyla birçok üniversite kurulmaktadır. Bu üniversiteler kanunlarda üniversitenin devlet eliyle kurulması emredildiğinden ilgili kurum ve makamların onayı ile kurulmaktadır. Ülkemizdeki vakıf yükseköğretim kurumlarının üniversite olarak kabul edilmemesi yönünde görüşler vardır. Bunun nedeni olarak üniversitelerin kamu kuruluşu olması, akademik özgürlük ve özerliğe sahip olması gerektiği ileri sürülmektedir (Hatipoğlu 2015). Bu ölçütü ileri sürenlere göre vakıf üniversiteleri bu özelliklere sahip değildir. Bazı vakıf üniversitelerinde kurucu sermaye sahiplerinin aşırı kontrolü (vesayeti) önemli bir sorundur. Ancak değerlendirme kuruluşlarının ölçütlerini karşılayıp, dünya üniversite sıralamasında ilk 500’e dâhil olan olumlu örnekler de vardır.

Türk yükseköğretimi kendine özgü bir model oluşturma da sınırlı bir başarı gösterdiği iddia edilmektedir.  1870-1919 döneminde Fransız, 1919’dan sonra Alman ve 1955’den sonrada Anglo-Sakson ve ABD modeli etkili olmuştur (Hatiboğlu  2015). Tarihçesi 1453 veya 1775’de başlayan üniversitelerin ülkede veya dünyada bir üniversite ekolü oluşturmaması bu düşünceyi desteklemektedir. Gerçek üniversiteler kendine özgü eğitim-öğretim ve araştırma yöntemi olan üniversitelerdir. İşte başarmamız gereken budur.

Yukarda açıklamalar da özel bir üniversite belirtilmemiştir. Durumsallık yaklaşımına göre her biri için objektif bir değerlendirme yapılarak karar verilmelidir. Son bir söz olarak Ülkemizde nitelikleri ile üniversite olmaya layık üniversiteler ve saygın akademisyenler vardır.

KAYNAKLAR
Adıvar, A.A., 1982. Osmanlı Türklerinde İlim. Remzi Kitapevi, İstanbul, S: 243.
Akyüz Y., 2015. Türk Eğitim Tarihi. Pegem Akademi Yayınları, 2015-27, Ankara, s:530.
Güvenç İ., 2016. Üniversite: Bir Üniversitenin Kuruluş Sancıları. S: 339.
Güvenç İ., 2017.Eğitim, Bilim ve Üniversite(Endüstri 4.0’a Doğru) Anka Yayınları (Baskıda).
Hatipoğlu T.M., 2015. Üniversite Üzerine Dertleşi. Selvi Yayınevi, S: 326
Hirsch E.E., 1997. Anılarım (Çeviri). TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, No: 45, S: 398.
Özata M., 2007. Atatürk Bilim ve Üniversite. TÜBİTAK Yayınları, Ankara, S: 240.
Saka Y. ve Yaman, Y., 2011. Üniversite Sıralama Sistemleri; Kriterler ve Yapılan Eleştiriler. Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, S: 1-8.
Sözer E., 2008.  Eğitimin Felsefi Temelleri. Eğitim Bilimine Giriş (IV. Bölüm),  TC Anadolu Üniversitesi yayını No: 1825, S: 57-76.
Sözer E., vd., 2007. Türk Eğitim Tarihi. TC Anadolu Üniversitesi yayını No: 1762, S: 278.
TDK, Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük. (www.tdk.gov.tr).
Yılmaz K. ve Horzum M.B., 2005. Küreselleşme, Bilgi Teknolojileri Ve Üniversite. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 6 (10): 103- 121.
YÖK, 2017. https://istatistik.yok.gov.tr/

 


2. Prof.Dr. Şaban ŞİMŞEK (Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı)

Sayın üniversite mensupları, herkese merhaba. Konuşmama“Sayın Bakanım” diye başlamadım çünkü o da bir üniversite mensubu yani bunun içerisinde; zaten malumdur ki üniversiteli olduğumuz için buradayız.

Önce, üniversite “ne için kurulur”dan başlayalım…

Ya kalifiye insan gücü yetiştirelim, sanatsal anlamda gelişelim, hayatı kolaylaştıralım, üniversite hayatın konforunu artırsın, bunların yanında ekonomik, sosyal gerekçeler, yani istihdam olsun, kalkınma olsun, kültür-medeniyet toplumu vesaire olsun içindir. Ya da illegale yakın amaçlarla kurulur üniversiteler; gençliği belli bir ideolojik görüş yönünde yönlendirelim, rejime asker yetiştirelim, o doğrultuda insan yetiştirelim, bunlarla siyasal rant sağlayalım, mesela “size de üniversite açtık” diyelim, akademik kadrolaşma yapalım, bu yolla toplumda, devlette, kişisel ya da grupsal (cemaat olabilir, mezhep olabilir, etnik köken olabilir, ideolojik olabilir) anlamda söz sahibi olalım.

Bu ikincisi sıkıntılı biraz. Zira üniversiteler ve YÖK ne “kırmızı çizgi” olmalı ne de “yeşil çizgi” ya da başka bir renk! Kanımca üniversitenin rengi gökkuşağı olmalı; belki bantların genişliği değişebilir o kadar. Çünkü üniversitenin anlamı tek kelimeyle ifade edecek olursak evrenseldir; felsefesiyle, ruhuyla, amacıyla, hedefiyle, içindekilerle, dışındakilerle, girdisiyle, çıktısıyla.

Şimdi… Zorluklar ne, sorunlar ne?

Misyon…
Üniversitelerimizde alabildiğine bir amaç yoksunluğu vardır ki bu misyonu ifade eder. Üniversitelerimizde misyon yok. Aslında hep karıştırılır bu. Yani niçin var olunduğunun ya da üniversitenin niçin kurulduğunun cevabı yoktur. Bu biraz da ülkemizde milli bilim politikamız olmamasından kaynaklanmaktadır.
Doğru, Sayın Bakanımız da söyledi, bilimin millisi olmaz. Ama bilim politikalarının millisi vardır ve bizim de bir milli bilim politikamız mutlaka olmalı; biz nasıl kalkınacağız, başta söylenilen amaçları üniversiteler nasıl gerçekleştirecek? İşte onun cevabıdır budur. Yani biz tarımla mı kalkınacağız, araştırmalarımızda gen teknolojisine mi önem vereceğiz yoksa uzay teknolojisine yönelip ülke kalkınmasını o yolla mı sağlayacağız? İşte bunun cevabı, üniversiteler için milli bilim politikalarının varlığında yatar. Maalesef bunlar Türkiye’de düşünülmemiştir.

Yerellik… Vizyon yokluğu…
Üniversitelerde en büyük sıkıntılardan birisi de yerelliktir, yani üniversitelerimizin evrenselleşememesidir. Burada öne çıkan vizyon yoksunluğudur. Vizyon demek gelecek öngörüsünün olmaması demek. Üstlendiğimiz misyonda kutsal görevde başta söylediğimiz, neyi en zaman nerde nasıl yapacağız ya da nerede olacağız, kısa hedefler, uzun vadeli öngörüler maalesef yok. Dolayısıyla üniversite kurulduğunda bölge insanı, “orada işe girebilirim mi”ya da “şurada bir meslek edineyim diye bakıyor olaya. Oysa üniversite sadece, en azından sadece, bir meslek edinme kurumu değildir. Bizler ise maalesef henüz bunun farkında değiliz.

Dolayısıyla bir bölgeye üniversite açtığımızda, biz “genişleyen üniversite” filan diyoruz ya, konumuz başlığı öyle, aslında buna “şişmanlayan üniversite” demek lazım. Çünkü ülkemizin üniversite camiasına yüklenen yük, mevcut iskeletin taşıyabileceğinden çok daha fazlasıdır ve bu sebeple şu anda şişmanlamış çevreye yayılmış durumdadırlar; tıpkı obez, yağlı bir insan gibi. Fonksiyonel değil, kurumsallaşma yok, örgütsel yapılanma yok… Sebep; birincisi karar verme mekanizmalarının olmayışı. Kurumsal işleyiş genellikle bir kişiye bağlı ki bunun temelinde biraz sonra söyleyeceğim hem kişisel hem de toplumsal anlamda yetişme tarzımız var. İkincisi ise Sayın Bakanımızın da özellikle belirttiği gibi otoriter, bağlayıcı, sınırlayıcı YÖK Kanunu.
Ama bu kanunun yenilenmesi çalışmalarında iki seneden fazla çalışmış ve çok da zararını görmüş(!) bir insan olarak söylüyorum ki o zaman “değiştirelim, değiştirelim, değiştirelim” dediğimiz kanunu icranın başı olarak Sayın Bakanımız, Başbakanımız, Cumhurbaşkanımız ve hükümetimiz gücü eline aldıktan sora tamamen değiştirmek veya düzletmek gibi bir derdin içine girmemişlerdir. Adeta, “madem bu keskin kılıcı şimdiye kadar onlar kullandı, şimdi biraz biz kullanalım”denmiştir. Bunu da burada belirtmek lazım, söylemeden geçemem.

Başka…
Özellikle de küçük üniversitelerimizde kurum içi iş birliği yoktur, disiplinler arası ve disiplin içi dayanışma yoktur ama özel haber alma teşkilatları(1) vardır! Bu özel haber alma teşkilatlarının özel ulakları-muhbirleri vardır ki sonuçta, maalesef bir “fiskos, dedikodu üretimi- yönetimi söz konusu olmaktadır... İnsan kaynaklarımız nicel ve nitel olarak kötü. Bunun sebepleri de ortadadır. Kalite-liyakat gerçekten zayıf ya da yok. Olanlar da yine böyle bir bakışla seçil(e)memekte,  layık oldukları yere gelememektedir maalesef. Yöneticiler ve genel olarak insanlar kendi işiyle uğraşmak yerine kişilerle uğraşmaktadırlar. Sayısal anlamda da eksikler söz konusudur. Burada girdilerin içerisine, kaynakların içerisine öğrenciyi de koymak lazım; öğrenciler orta öğretimden çok zayıf gelmektedirler. Onları eğitmek, onlarla araştırma yapmak, bir şeyler üretmek çok zordur. Dahası öğretmenler… Öğretmen atamalarındaki aday öğretmenlerin aldığı notlar ortadadır. Mesela matematikten ortalama 21 puan veya 31 puan…

Fiziksel yetersizliklerimiz (fizik mekân, alt yapı eksiklerimiz) çok fazla, onlara fazla girmeyeceğim, diğer konuşmacılar tarafından anlatıldı. Mesela şu gördüğünüz resim, bizim fakültemizde kulak burun boğaz kliniğinin akademik eğitim alanıdır, toplam 15 metre karedir. Bu kadar insan multidisipliner çalışma yapmaktadır, 4-5 anabilim dalı birlikte. Güven ve saygınlık sorunu doğuyor tabi bu durumda. Yani “sen ne yapıyorsun üniversitede kardeşim? Yani buradan çıkan adam, ürettiğin adam, mezun ne işe yarıyor? Bir şey beceremiyor ki?” dendiği anda bizim yaptığımız işlev ortaya çıkıyor yani sıfırlanmış oluyor.
Ekonomik sorunlar da var ama kanımca o kadar da fazla değil. Bu görüntü içerisinde üniversitelerde “tam mali özerklik” olmaz. Çünkü her şeyi biz devletten bekliyoruz, parasını devlet veriyorsa harcanmasına-sonucuna bir şekilde karışacaktır. Bizim yani üniversitelerin bir şeyler üretmesi lazım.
Siyasetçilerin üniversiteler üzerinde tasarrufları vardır, baskıları vardır, tasavvurları vardır; bu çok ciddi sıkıntıdır; özellikle yerelde…

Ve aşırı merkeziyetçi, tek tipçi, ideolojik ve sıkıyönetimci bir YÖK yasası. Bu anlamda da bir akademiden bahsetmek zordur… Yönetici karakterleri, kimlikleri, özellikleri de öyle…

Bütün bunlar temsil sorununu da gündeme getiriyor. Akademik kimliğine sahip çıkamadığı için adam yerine konulmuyor üniversiteli; ilçede kaymakam tarafından, ilde Vali tarafından, rektör tarafından veya dekan tarafından… Her iki taraf da siyasetçi tarafında adam yerine konmuyor. YÖK’ün nezdinde zaten sadece bir noktasınız.

Aslında ne kadar değeriniz olduğuna kendiniz karar vermelisiniz... Başkalarına bırakırsanız veya layık gördükleri yere fit olursanız..! Mesela Başbakan bizim ile geldiğinde toplantı salonunda ben kendime 6. sırada yer bulabildim! Yanlış anlaşılmasın, Rize gibi küçük bir ilde, dekan olarak yerim salonun 40-50 kişilik sıralarından altıncısındaydı. Düşündüm; “Allah Allah” “demek ki ben bir dekan olarak Rize’de benden 300ê yakın daha önemli insan var”diye. Üstelik bizim eğitim öğretim yılının açılışı idi bu toplantının konusu. Yani öğretim üyesine, dekana, akademisyenlere düşen yer burası idi!!?. Öndeki sıralara baktım bu önemli insanlar-makamlar kimdir-nedir diye; ilin siyasi temsilcileri, ilçelerin siyasi temsilcileri, bilmem ne vakfının kurucusu filan! Demek ki onların hepsi benden çok daha önemli ve lüzumluydu!

O durumda ben dedim ki “önce bu protokolü değiştirmek lazım. Değiştirmezseniz bundan böyle ben bu toplantılara gelmeyeceğim.” Aslında önde oturmak sorun değil, sorun  Akademiyaya verilen değerdeydi. Yoksa ben önde oturabilirdim; serde Müsteşar Yardımcılığı var ya! Ama oturmadım tabii; dedim ki önden arkaya doğru şöyle kolonlar yapılması lazım; üniversite hocaları, hukukçular, politikacılar, belediyeler, STK’lar vesaire… Bunlar da önden arkaya doğru kendi aralarında kıdeme göre sıralansınlar… Bu ciddi bir sorundur.

Üniversitelerde gelişme…
Bu yapılan bina sayısına ya da park-bahçeye göre ölçülüyor; “Ben bir yılda şu kadar bina yaptım, şu kadar metre kare kapalı alan” filan. Ya Allah aşkına bu işi Türkiye’de en iyi TOKİ yapıyor. O zaman en başarılı üniversite TOKİ mi olsun?.. Artık bunlar bırakalım ve içinde ne olduğuna, ne üretildiğine bakalım…

Geçenlerde, bir üniversitede, ismini veremeyelim, bir birimi geziyoruz; inşaat olarak güzel gerçekten. Mali kaynak diyoruz ya! Kaynağı vermiş devlet; harcama kalemi farklı ya da aynı… İçine bir girdik, baktık ki (torna tasfiye bölümü), yemin ediyorum 40 senelik makineler. Ya arkadaş bunu bir göz doktoru olarak ben bile biliyorum ki ondan sonra CNC’lere geçilmiş, o da eskimiş mekatroniğe geçilmiş ama o bölüm hala… Bundan daha kötüsü de ne biliyor musunuz? Oradaki idarecinin “Ya! Bu makineleri niye değiştirmediniz, ne oldu?”şeklindeki eleştirime o da “Ya hocam, bir yerden başlamak lazım.” demesi.İşte bu anlayış-fikir her neyse 40 senelik makineden kötü... Bunun evrensellikle üniversiteyle falan alakası yok.

YÖK…
Gerçekten ben Sefa Hocayı tebrik ederim, güzel çalışmalar başlatmışlar. Sayın Bakanımızın eleştirisine dair, YÖK’ün teşkilat olarak orada olması, Sefa Hocanın ya da şu andaki YÖK’çülerin suçu değil ki! Şu anda bir icra var, doğru, ama açıktır ki Sefa Hocalar icranın içindeyken kendi organlarını ortadan kaldıramazlar. Şu anda yapılan iş Beşir Hocamızın dediği gibi YÖK olmazsa da olabilir ayrı mevzu ama var olduğuna göre yapılması gerekiyordu.

Akademik kimliğin benimsenmesi
Tıp fakültesi olarak başka ciddi sorunlar var, geçiyorum. Ama en temel sorun akademisyenliğin şu ya da bu konumda ve durumda değişmeyen, değişmemesi gereken bir hayat tarzı, bir kimlik olarak algılanamaması, benimsenememesi… Bilimsel etik, akademik namus ve de genel zafiyetimiz… Bunun üstünde de omurgasızlık… Böyle hayati bir sorunumuz var işte. Tam bu noktada şöyle bir fotoğraf göstermek istedim… Yani görmemek, işitmemek, konuşmamak!.. Üstelik üniversite bunu isteyerek şu ya da bu menfaat için veya korktuğu için yapıyor. Yoksa Allah dil vermiş, kulak vermiş, göz vermiş; keşke gerçekte gözü olmasaydı göremeseydi, dili olmasaydı da konuşamasaydı!..

İdarede sosyokültürel zafiyet…
Özellikle yeni kurulan üniversitelerde idare, her kademede, sosyokültürel, sosyoekonomik anlamda toplumun orta hatta onların daha altından gelen insanlarca yürütülüyor. Yöneticilerdeki yanlış algılanmış olan tebaa kültürünün hakimiyeti ve ilintili olarak evrensel akademik anlayış eksikliği bu üniversitelerin bir adım bile ileri gitmesine müsaade etmeyecek boyutta; görmüş geçirmişlik/geçirmemiştik, dünyayı tanımışlık/tanımamışlık… Yani bir yere üst yönetici yapmışız ama backgrounduna baktığımızda; temel eğitimi nedir, hangi tecrübeleri var, annesi-babasının kültür seviyesi… Bir de böyle bir sorunumuz var yani. Bizim camiamızda, bizim kesimde diyelim, hemen herkeste mevcut. Şu anda üniversitelerde hakim olan insanlarda, bizim annemize babamıza baktığımız zaman bir kuşakta, ilkokul seviyesinden hatta okuma yazma bilmeyen anne babanın çocukları olarak profesör olmuşuz, dekan olmuşuz, rektör olmuşuz... Burada çok ciddi bir kültürel sorun vardır. Bu eksiklik akademiya ile çok bağdaşmıyor. Bunu aşmamız lazım. Bunun için zaman lazım ama öncelikle bunun farkına varmamız şart. Bütün bunların hepsini insani gelişmişlik endeksi olarak tarif edebilirsiniz.

Üniversitelerde iki görülmez sinsi sorun daha var.
Birincisi böyle bir şey, şu fotoğraflara tek tek bakmanız için iki saniye bekliyorum. Ortadakine özellikle bakmanızı istiyorum… Bu hayvancağız bile dışlandığının farkında ve “bana mobbing uygulanıyor” düşüncesi, duyguları içerisinde... İncelemeler, disiplin soruşturmaları... Ben iki aydır dekanlık yapıyorum; böyle bir sürü dosya vardı. Dedim ki şu dosyaları getirin bakayım. Doktor doktoru, doktor hocayı, asistan hocayı, asistan hemşireyi falan hepsini elimin tersiyle ittim, temizledim. “Ben bir daha böyle bir şey istemiyorum”dedim. Üç aydır hiçbir şey gelmedi.

Hatırlarsınız, Boğazıçi Köprüsünde eskiden hep intihar teşebbüsleri olurdu. Şimdi bir tane bile yok. Niye? Çünkü RTÜK karar aldı, insanların bunu şov için yapıldığını belirledi ve yayımlarını yasakladı. Dekan, rektör eğer bu işleri bırakırsa “bana dedikodu getirmeyin kardeşim, koskoca adam oldunuz bana şikayet getirmeyin birbirinizden” dese, %90’ı bunların gelmeyecektir. Ama onları siz bir nema olarak kullanırsanız onları dedikoduyla yönetimin bir aracı olarak kullanırsanız bunlar gelir. Bunlar çok kötü bir şeydir, çok kötü şeylerdir. Sonuçta disiplin, soruşturma ve arzulanan sonuç bu fotoğraftaki gibi olur, yani mobbing; çağdaş zulümdür.

Ataerkil aile yapısının, yanlış tebaa kültürünün ve gelişmemiş öznel kişiliğin bunun temelinde yattığını söylemiştim. İdare etmede zafiyetiniz vardır; daha önce bir şey idare etmediniz… Mesleki liyakatsizliğiniz vardır, kendinizi gösteremiyorsunuz… Bencillik duygunuz vardır, nepotizm hastalığınız vardır; akrabanızı ideolojik yakınlarınız filan yanınıza alacaksınız… Halbu ki orada çok da zararlı olmayan, çok da iyi yetişmiş insanlar var. Alın onları yanınıza, hem kendi işiniz de kolaylaşır, alamaz!.. Bir de östrojen ve testestoron savaşları vardır. Sonuç, bütün bunların yanında bir yol bulmak için otoriteleşmeye gidilir, buyurganlık başlar. Sarı zarflar, soruşturmalar, kovuşturmalar başlar ve sonuçta işte bu fotoğraftaki yola sapılır, bir çukura düşülür.

Mobbing bir çukurdur. Mobbing ile terörizm arasında aslında müthiş bir benzerlik söz konusudur. Kanımca aralarında pratik bir fark da yoktur. Varsa fark o da şudur. Yani bir pastaneden bir çocuk iki dilim baklava çalar, “adi hırsızdır bunun adı, ama yöneticisi-müdürü bir bankanın içini boşaltır bu “nitelikli hırsızdır.” İşte mober’la yani mobbingi yapanla terörizmi yapan arasında bir fark yoktur. Çünkü mobber de nitelikli bir terörizm yapmaktadır. Adamını alıyor, işe yarayacak olanı veya icabında rakip (olacak) olanı uzaklaştırıyor.

Ben teorik ve formel bir konuşma yapmıyorum, tarihten falan da bahsetmiyorum. Bunlar sahada yaşanan şeyler. Namık Kemal diyor ki: “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir. Köpektir zevk alan, sayyadı bir insafa hizmetten.” (Dünyada zalimin yardımcısı alçaklardır. İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.) Mobbingi uygulayanın mutlaka yanında yandaşları vardır, kapıkulları vardır, ondan istifade edenler vardır; işte onlar içindir bu. Ama Necip Fazıl Üstadımız merhum, ölçüyü koyuyor: “Dünyada soruldu mu ‘ne bilirsin’ diye, ‘haddimi bilirim’ de, soruldu mu ‘ne istersin’ diye, ‘hakkımı isterim’ de.”

Üniversite aynı zamanda hak isteme yeridir. İkincisi daha sıkıntılı bir şey, 2010 yılında böyle bir gazete başlığını (Bir ulusal gazete manşeti: Devlette Cemaat Savaşı) sabahleyin arkadaşım bana söylediğinde şaşırdım. Altında Profesör Şaban Şimşek’in Ak Partiye “sizi de bölerler” diye uyarısı da vardı, cemaatlerin devlet mekanizmalarında yer kapmak için kıyasıya savaş verdiğini yazıyordu. O günden beri de iteklendik, kakalandık...  

İdeoloji, üniversiteler, cemaatçilik…
Aslında Türkiye’de üniversitelere hep bir ideolojik deli gömleği giydirilmeye, siyasi otoriteye bağlanmaya çalışılmış ve hatta bağlanmış! Mesela 1980’de kesin ve kalın bağlarla bağlanmış. Ama bugünkü siyasilerin, özellikle de üniversiteli siyasetçilerin bundan şikayet etmeye hakkı yok. Sayın Bakan beni bağışlasın, belki üstüne fazla vardım bu açıdan ama bu konuyu dile getirmem lazımdı. Zamanlarında üniversitelerde bir cemaatleşme, cemaatleştirme olayı başladı. Halbuki üniversitenin cemaatle taban tabana zıt bir anlayışı vardır, yani sorgulamanın, eleştirel düşüncenin-düşünmenin öğretildiği, öğrenildiği ve dile getirildiği, getirilebildiği bir yer olması lazım üniversitenin. Bu sebeple “cemaatçi üniversite” olmaz, olmamalı. Eğer olursa bunun adı başka bir şey olur o zaman. Bu durum belki bugün o cemaat mensuplarının menfaatinde gibi gözükür ama inanın 7 sene önce uyardığımız ve kale alınmadığımız gibi şimdi buradan söylemiş olalım, 7 sene sonra, ömrümüz vefa eder mi bilmiyorum, bir daha böyle bir konuşma imkanım da olmayabilir, ama bu şu anda da yine ciddi sıkıntıları var, hem de ilerde topumu ve devleti zora sokacak kadar. Evet, FETÖ’yü 15 Temmuzda bu alçak darbeyi ki buna “Ensest Darbe” diyorum ben, millet canı pahasına önledi ama bitmedi, kolay da bitmeyecek. Çünkü bir; FETÖ 40 senedir çalışıyor, alınanlar 10 binlerle ifade ediliyor. Siz onları üçer beşer, onar yüzer atarak hatta 10 binler kadar atsanız da yine temizleyemezsiniz. Böyle bir şey olmaz. İki; bu yuvalanmalara göz yumanlar, destekleyenler ve onların desteğiyle rektör olanlar halen görevde ve onlara “siz bunu temizleyin” diyorsunuz! YÖK’ün bu olaydaki eksikliği, yanlışlığı, bilerek veya bilmeyerek, (bilerek diyemem, bilmeyerek olsa gerek!) buradadır. Devletimizin en büyük eksikliği de bana göre devletimiz ve milletimiz için hayati önemli olan bu devasa mesele için kurumsal bir teşkilat vücuda getirmemiş olmasıdır. Şu üniversitenin kriterleri şudur, orada bir şey olmuyor. Bu üniversite ise aynı durumdakilerden 10 kişi birden atılıyor!.. Ya neye göre atıyorsun, arkadaş?.. Altı ay geçti halen bu hususta vatandaşın başvuracağı bir devlet kapısı yoktur Sayın Bakanım. Ben vatandaş olarak, bunun en çok mücadelesini vermiş kişilerden biri olarak şunu tekrar söylüyorum ki bugün başıma bir şey gelse “şurası bu işler için açılmış devlet kapısıdır, ben oraya gideyim, bir derdimi anlatayım, hakkımı arayayım, yanlış yapıyorsunuz ben öyle şeylerin içinde değilim” diyecek bir kapı yoktur. İstirham ediyorum, büyüklerimize lütfen söyleyin Sayın Bakanım, bu hususta devlet bir kapısı açsın, bir kurum ihdas etsin.

Nasıl mı oluyor bu cemaatçilik, adı mühim değil, kimseyi ihbar etmiyoruz çünkü. Bir üniversite; rektör yardımcıları, dekanlar FETÖ’den gözaltında tutuluyor, günler sonra denetimli serbestlik ve yurt dışı yasağı ile (ancak) bırakılıyor, dekanlar görevden alınıyor, tutuklananlar var, başhekim tutuklu-ihraç, o müdür ihraç bu başkan sorguda... Ya! Bu rektörlere kimse “Arkadaş sen, bunlarla işbirliğine girdin, yardım ve yataklık yaptın, en azından görev kusur işledin” filan demiyor, “bunlar hakkında ne yaptın şimdiye kadar” diye sormuyor!? Ve o gibi rektörler hala “Sayın” denilmeye, üniversite-devlet adına imza atmaya, Sayın Cumhurbaşkanımızla toplantılara katılmaya, hatta YÖK’le işbirliği yapıp “FETÖ’cüdürler şunları da atın” diye listeler oluşturmaya devam ediyor!!?

Evet, acı gerçekler bunlar… Başka birisi yine yönetim kurulu üyesi tutuklu, etik kurulu üyesi tutuklu, dekan tutuklu, başkanlar tutuklu vesaire vesaire... Şimdi  ben bir göz doktoru olarak bir göz hastasını ameliyat ederken, sarhoş değilim, uykusuz değilim, bütün gücümü, bilgi-birikimimi kullanmışım ama sonuçta maalesef bir malpraktis oluşuyor… Olur mu olur… Kendi kurumum dahil canımı çıkartıyorlar da yav bu kadar haltı işleyen, hatayı yapan rektörlere hiç bir şey denmiyor??? Dahası görevlerine devam ediyorlar!!? Ve onlar da o kirli elleriyle FETÖ temizliği yapmaya devam ediyor!!? Hani ne derler; ört ki ölem.

Ya şimdi?
Eski hal muhal yeni bir durum var. FETÖ’den boşalan yerlere göz göre göre, özellikle de bir buçuk cemaatin kadroları kaydırılıyor, yerleştiriliyor, dolduruluyor. Bakın bu slaytın altını lütfen dikkatle okuyun... Ya! İşte öyle… Sonuç olarak yaşayarak gördük ki “Benim cemaatçim iyidir demekle benim teröristim iyidir demek arasında hiçbir fark yoktur.”

Ya! Benim anlatacağım konu başlığı farklı bir şeydi idi aslında; sorunlar… Evet, sorunları anlattık da bir de imkanlar vardı değil mi!?.. 

İmkanlar…
Hangi imkandan bahsedelim?.. Kendimden örnek vereyim: Rize’ye gittiğimde Fizik Tedavi Hastanesine bir bakayım dedim. Binanın ortasında şu resimdeki gibi bir şey vardı; gördüğünüz gibi masalar, sandalyeler filan bir çukurun içinde. Şu tavana bakın, buradan gösteremiyorum ama görüyorsunuz tavanda bazı delikler var… Bunlar 7 yıl önce hizmete giren bir sağlık kuruluşuna ait, birincisi lüks bir fizik tedavi hastanesinin tedavi havuzları, ikincisi de aynı yerin konferans salonu! Havuza bir defa su doldurulmuş, su kaçırdığı için 7 senedir öylece duruyor ve şekildeki gibi depo olarak kullanılıyor. Konferans salonu da yukarıdan ahşap kaplamalar düştüğü için, birkaç tanesi düşmüş, bir defa bile kullanılmamış!!! İmkanlarımız da işte bunlar; devlet veriyor, hükümet para ayırıyor aslında ama üniversiteler ya da ilgili diğer kurumlar bir şey üretmediği gibi kullanmasını da bilmiyor, kullanmıyorlar; vicdanları da sızlamıyor. Allah’ın bir kulu da oradan çıkıp “bu niye böyle” demiyor. Daha başka ne diyelim ki?

Vakıf üniversiteleri…
Haaa! Bu arada az kalsın üniversitelerin büyük bir kısmını unutuyorduk, nerdeyse 100’e yaklaşmış durumdalar, gerçi 15 küsür tanesi FETÖ’den kapandı; vakıf üniversiteleri. Vaktimiz kalmadı ama eğer bir vakıf üniversitesinde mütevelli heyet başkanının bir öğretim üyesinin kullandığı tuvaletin sifonu hakkında sorduğu soruyu ve aldığı cevabı öğrenmek istiyorsanız, tıp fakültesi öğrencilerinin ağzından mesela “ya kadavra salonuna bir defa gittik, beş dakika kadavraya baktık, hoca kadavranın 120 kilo ağırlığında bir pehlivan olduğunu söyledi ve salondan çıktık” dediğini ve dahasını… “kadın doğumda özel bir yer olduğu için adam parasını vermiş, karısını öyle asistana falan doğum yaptırır mı biz hiç doğum görmedik, iki arkadaşımla uzaktan baktık, hemşire bizi oraya koymadı” diye ifadeleri bilmek istiyorsanız… Bir üniversite kliniğinin kiraya verildiğini, “yüzde şu kadar bana vereceksin, fiziki mekan benden, elektrik suyu benden gerisi senden; öğretim üyesinin, asistanların, diğer çalışanların maaşı dahil” öğrenmek istiyorsanız ya da ya da Sefa Hoca öğrenmek istiyorsa… Üniversite camiası olarak vakıf üniversitelerindeki bir dekanın durumunun, aslında medeni durumunun iç güveysinden hallice mi yoksa çok daha başka bir şey mi olduğunu ya da başarısız bir öğrenciye nasıl sınıf geçirildiğini veya bilmem nerden yola çıkarak özerkliğe nasıl varıldığını, özerkliğe nasıl yorumlandığını veya dünyada bir ilk olarak bir anabilim dalı başkanlığının dekanlığa yazı yazarken dekanlığı atlayıp doğrudan yazıyı rektörlük üzerinden gönderdiğini, bunun resmiyete dönüştüğünü ve tabi ki bütün bunların hepsinin YÖK sistemi içerisinde olduğunu öğrenmek istiyorsunuz kahkahası benden hediye bu elimdeki “Doktor Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı kitabımı okuyacaksınız.

İlginiz ve sabrınız için teşekkür ederim. Sürçü lisan ettiysem af ola.

 


3. Prof.Dr. Seyit Mehmet ŞEN (Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektörü / Kastamonu Üniversitesi Öğretim Üyesi)

Sayın başkan, sayın bakanım ve sayın hocalarım.
Tabi son konuşmacı olmanın bazı dezavantajları var. Söyleyeceğimiz herşeyi konuşmuş olabilirler.
Bazı avantajları var, Şaban bey beni nereye götürdü?
YÖK kanununu değiştirmeye götürdü.
Biz oturduk Şaban Bey, Hasan Bey şu YÖK kanununu gözden geçirelim dedik.
Yıl 1995, rektörlükten indirilmişiz.
28 Şubatın ayak sesleri sırasında indirildik rektörlükten.
Üç arkadaş oturduk, mevcut YÖK kanununu kendimize göre düzelttik.
Ankara’daki bir toplantıda rahmetli Şaban Karataş hocam dedi ki:
“Seyit’ciğim rektörlük yaptın, sen bize YÖK yasası hakkında bilgi verir misin? “
Ben de kendisine yaptığımız çalışmadan bahsederek:
“Hocam mevcut yasayı yeni baştan düzenledik, insanileştirdik.”
Ve üzerinde çalışıp kimi düzenlemeler yaptığımız bu yasa taslağını Şaban Bey ve Meclisten 4-5 kişiye gönderdik.
Hiç kimse kapağını açmadı.
Gönderdiğimiz zamandan sonra rahmetli Erbakan hoca güvenoyu aldı ve hükümete başladı.
Onlar da düzenlediğimiz YÖK yasası taslağının kapağını açmadı.
Böylece yıllar geçti ve AK Partinin iktidar olduğu döneme geldik.
Eğitimbir’de YÖKyasasının düzenlenmesi ile ilgili, kendi arkadaş grubumuzlatoplantılar yapıyorduk.
Erkan Mumcu Bey Milli Eğitim Bakanıydı.
İki hafta sonu, ikişerden dört gün, Bakan Beyin Bakanlığında Ankara Öğretmen Evinde ve Gölbaşında toplandık.
Beşir hocam dedi ki:
“Ne baskılar gördük.”
Tabi şimdi hepimiz unuttuk.
Rektörler İstanbul’dan, otelleri hazır uçakla geldiler, ben Ankara’dan katılıyorum.
Ben rektörler arasında dâhil değilim.
Gölbaşındaki toplantısının ikinci gününde, basında:
“YÖK toplantısında şeriatçı rektör Seyit Mehmet Şen hoca da vardı” diye haber yapıldı.
Bakan Bey haberi okudu, aranızda böyle tehlikeli bir adam var diye, dikkat edin dedi.
O toplantılar sırasında:
“Rektörlük yapmış birisiyim.
Türkiye’de, kendi alanında, rektörden daha yetkili kimse yoktur.Bir günde akademik elemanları alırız, veririz.
Kendimden mesela örnek vereyim:
İslami ilimler Yüksekokulunu daha yeni kurdum.
Öğrencileri yok.
Yirmi tane öğretim görevlisi aldım.
Kadrolaşıyorum.
O yüzden Türkiye’de halen her yerde varım.
Tabii aldığım akademik elemanlar Şaban Şimşek gibi, Nihat Tosun gibi.
Hiç kötü adam getirmedik, tabii ki.
Bir arkadaşım aradı, hocam senin elemanlar her yerde, hep rektör, rektör yardımcısı biz maraba kaldık dedi.
Sonra öğrendim ki, maraba kaldık diyen o arkadaşım da dekan.Yani bizler bir zamanlar dekanlıkların önünden geçemezken, bizim arkadaşlarımız, dekanlıkları maraba görecek kadar kadro sahibi olmuşlar.
Tabii ki, biz kadroları iyi insanlara açtık.
Dedik ki bu kötü insanların eline geçerse, böyle yetki olmaz.
Bu yetkiyi biraz insanileştirelim.
Kendi içimizden örneklerde verdim.
Şunlar bunlar olsun üniversiteleri perişan eder.
Bizim ekibimizden bile şunlar bunlar gelsin perişan eder, dedim.
Eğitimbir toplantılarında bizimle birlikte olan bir arkadaşımız… Dediklerimi dinledi dinledi…
Hem hukukçu, hem ilahiyatçı, hem hafız olan bu arkadaşımız: Biraz da biz yönetelim dedi.
Mademki böyle bir yetki var, biraz da bizde olsun, dedi.
Dolayısıyla, benim zulmüm iyidir demiş oluyor ki, işte bu olmaz.
Bunun olmazlığını bizden sonra rektör olanlar yaşadılar.
Kemal Gürüz geldi, mevcut yasayı hiçe sayarak, rektörlerin yetkisini budadı.
Mesela ben 1993 yılında, bir yılda on yedi kez ilan verdim. Bu ilanlara benim arkadaşlarım gelirler.
Özellikle tıbbiyeyi yeni kurduk, kadro bol, maliye bize imkân vermişse hemen ilan verebiliyoruz.
YÖK’ün bir ambargosu yok.
Şuan YÖK’ün ambargosu felaket düzeyde.
Tıp Fakültesine ilk aldığım arkadaşlarım bana gelip:
Bir iki yerde uzman olmuş arkadaşlarımız var.
Eğer biz ilan vermezsek, Ankara’ya yakın yerde kurulmuş olan fakülteler, bize göre daha cazip durumda oldukları için, o elemanları bizden önce alırlar.
Bizim yapacağımız şey, alacağımız eleman bir başka fakülteyle görüşmeden, ilanı önce açarsak kazanırız.
Dolayısıyla hemen o iki kişiye ilan verdik, tıbbı öyle kurduk.
Ve tıp fakültesini altı ay geçmeden uzmanlığı soktuk.
Tabiisadece fakülte kurmak yetmiyor.
Arkadaşlarım gelip beni ikaz ediyor:
“Hocam, uzmanlığı açamazsak, asistan bulamayız.
Asistan bulamazsak, sadece uzmanlarla tıp fakültesini yürütemeyiz.”
İşte o zamanlardan bu zamanlara geldik. 
Konumuz bu değildi ama bana böyle bir pas vermiş oldular. Şimdi tabii konum içinde kalmaya çalışacağım.
Yeni üniversite dediğimiz zaman, 1982’den sonra taşrada kurulan üniversiteler anlaşılmalıdır.
Mesela Yıldırım Beyazıt Üniversitesi benim için yeni üniversite değildir.
Çünkü taşrada değildir, imkânlarıvardır.
Taşra üniversiteleri, halkla birebir teması olan üniversitelerdir. Ve bu halleriyle taşra üniversiteleri devletin güler yüzüdür.
Bu bakımdan bütün şehirlerde üniversite olmasından yanayım. İyi yürür, kötü yürür, o ayrı mesele.
Dedim ya, üniversitelerin taşrada birebir halkla temasta olması devletin bekası için önemlidir.
Büyük üniversiteler büyük şehirlerde sırça köşk içerisindedir, halkla temasları yoktur.
Protokol üniversiteleridir.
Elbet istisnaları vardır, ama genelde böyledir.
Bu bakımdan yeni üniversite dediğimiz zaman taşra üniversitelerini kast ederiz.
Bunların en büyük zorluğu, yerel yöneticilerin baskısı altında olmalarıdır.
Örneklendireyim…
Dostluğumuz olan bir milletvekili bana telefon ediyor.
Şuan rektör olan bir öğrencim için:
“Senin öğrencin beni dinlemiyor” diyor.
Bunu diyen bir Ak Parti Milletvekili.
Pekiyi bu tür baskıları yapanlar sadece Ak Parti Milletvekili mi?  Elbet hayır!
Zamana ve mekâna bağlı olmaksızın, taşradaki her iktidar milletvekili bunu yapar.
Ben rektörüm sayın rektörüm, Van’dayım.
İktidar milletvekili bana telefon açıyorve:
“Sen benim sözümü dinlemiyorsun” diyor.
Van’dayım ve bana bunu söyleyen bir aşiret milletvekili.
Yani bir sözüyle binleri üzerime saldırtabilir.
Ben de bu milletvekiline kendi cevabımı veriyorum:
“Ben bu makamda oturduğum sürece kendi doğrumu dinlerim. Sen beni eğemezsin ama kırarsın.
Sonra kırdı, gitti.”
Evet, Van’a yaptığım hizmetlerden dolayı, senin heykelini yaptırmamız lazım diyen bir milletvekiliydi bu ve beni birkaç namerde aldırdı.
Görevden ayrılma sürecinde üç YÖK soruşturması geçirdim.Görevden ayrıldıktan sonraiki ayrı mahkemede7,5 yıldan 15 yılyargılandım.
Bir tane uyarı cezası bile almadım.
Bütün bunları, düzen bozuk, makamlar namertlerin elinde olunca, işlerin ne kadar uydurma yürütüldüğünü görün diye söylüyorum.
Bu mahkemelerin birisinde savcılığa ifade verdim, hepsi o kadar, mahkemeye bile hiç gitmedim.
Diğerinde desadece kapanırken gittim.
Türkiye’de yargının böyle yürüdüğü, üniversitenin böyle baskı altına alındığı, geçmişe ait bir hikâye bu...
Evet, ta 1995’lerde olan bir hikâye, tabiiyine devam ediyorsa bilemiyorum.
Yeni üniversitelerinkadro imkânının olması, kadro bulamayan akademisyenleri taşra üniversitelerine yönlendiriyordu.
Şuan belki yeni üniversitelerde yine kadro imkânı var ama YÖK’ün bizlerin ayrılmasından sonra getirdiği bürokrasiye, Kemal Gürüz’ün getirdiği bürokrasiye, bizlerin kendimizden gördüğümüz arkadaşlarımızın aynen devam etmesi, taşra üniversitelerinin kadrolaşmasının önündeki en büyük engeldir.
Şimdi üniversitelere alınacak bir uzman için yazışma, yazışma, yazışma…
Çünkü YÖK devrede…
Oysa benbir yılda 17 ilan vermişim, hiç kimseye sormadan. Çünkü maliye bakanlığı diyor ki şu kadar kadron var, sene sonuna bunu kullanabilirsin. Tahsis tenkis uygulamasıyla ayrıca kadro üzerinde rahatlık sağlayabilirsin.
Fakat bu zamanda…
Zapturapt altında bir üniversite...
Oysa devlet kural koyar, devlet kontrol eder ama devlet hep yönetmez.
Üniversite rektörünün, üniversite öğretim üyesinin her şeyine karışmaz.
Devlet her şeye karışırsahem üniversite gelişmez, hem öğretim üyesi özgürlüğünü kaybeder.
Tabi yeni üniversitelerin bir başka sıkıntısı daha vardır…
Yerel siyasiler ihalelere kadar, aldığın en basit terazilere kadar her şeye karışırlar.
Bu yerel siyasetçiler, gücü elinde tutan yerel siyasetçilerdir.
Yani bu durum siyasi görüşle, siyasi anlayışla değişmez.
Bizim Van’da kurduğumuz tıp fakültesinin hikâyesi destanlıktır.İrfan Bey yazıyor simdi; umarım yakında kitaplaşır.
Tüm tıp fakültelerine bakın, kuruluş aşamasında kendisine mutlaka bir devlet hastanenin ortak edildiğini göreceksiniz.
Bize bir sağlık ocağı dahi vermediler, bu kafa yapımızdan dolayı.
Devletin Sağlık Bakanı, Doğruyol ilçe başkanı veilin Valisi birlik olup karşıma geçmişler, beni sıgaya çekiyorlar.
Diyorlar ki:
Bizim devlet hastanesinde size çalışma imkânı verelim; sizin elemanlarınız bizim elemanlarımızın yaptığına baksın, öğrensin diyor; yani devletin imkânları kendi tekellerinde olduğu içinbizimle dalga geçiyorlar.
Maalesef bunlar yaşanmıştır.
Yeni üniversite dediğimiz zaman bunları aklınıza getirmeniz gerekir.
Yüzüncü yıl Üniversitesi Ziraat fakültesinin Dekanıyken, paramız da yok, dekanların bilirsiniz pek yetkisi de yoktur.
Üç beş tane bakkal terazisialınacak laboratuvara.
İzmir’deki imalatçı firmayla temasa geçtim, beş terazi istedim.
Van’daki aracı firmayı ortadankaldırıp, doğrudan satın aldığım için, terazileri biraz daha ucuza almıştım.
Beş terazi için defalarca beni rektöre şikâyet ettiler, bizim kârımızı engelliyor diye.
Ziraat Fakültesine fırın kurdum; fırıncılar geldi bu sefer beni rektöre şikâyet etmeye.
Gerekçe yine aynı:
Ziraat Fakültesi Dekanı bizim ekmek paramızla oynuyor.
Rektör Beye dedim ki:
Çağırın onları ve sorun, benim çıkarttığım ekmek, her fırıncının kaç ekmeğine engel oluyor?
Bu mu onları batıracak olan?
Çünkü benim çıkarttığım ekmek, her fırıncınınen fazla beş ekmeğine engel oluyordu.
Tabi ben gözü kara bir rektördüm.
Hayatım boyunca öyle oldum.
Omurgamı hep muhafaza ettim.
Beni en çok yoran yeni üniversitelerde istihdam meselesiydi.  Milletvekillerine diyorum ki, kardeşim sen bana şu imkânı sağla yarısı senin adamlarının olsun.
Onlar ise hepsi bizden olsun dediler.
Ben yine de idari personelin neredeyse tamamının yerel halktan olmasına dikkat ettim.
Halkla ilişkilerimizi iyi yürütme bakımından.
Biz fani insanlar için en önemli ibadet namazdır ama yönetici için en önemli ibadet işi ehline vermektir.
Bu Kuran’ın mutlak emridir.
Taşrada işin ehli önemli değildir, benim adamım olması önemlidir.
Tabii bu durum şimdi tüm Türkiye’de böyledir maalesef.
İşi ehline vermediğimiz sürece hangi denetimden geçerseniz geçin, hangi iyi anayasayı yaparsanız yapın, hangi YÖK yasasını değiştirirseniz değiştirin, kendi ayağı üzerinde duramayacak adamlara görev verdiğiniz sürece hiçbir mesafe alamazsınız.
“İşi ehline vermezseniz, kıyameti bekleyin” diyor Kâinatın Efendisi (sav).
O bakımdan, işleri hem kötüsüne vereceğim, hem de işler iyi yürüyecek…
İnsanlık tarihi boyunca bu mümkün olmamıştır.
Eğer aksi mümkün olsaydı Osmanlının bütün sultanlarının Yavuz gibi, Fatih gibi,Kanuni gibi olması gerekirdi.
Makam aynı makam, unvanlar aynı unvanlar, ama kime verirsen ver, istenen olmuyor.
Benim sosyal konferanslarım mesleki konferanslarımdan daha çoktur.
Bu konferanslarımın bir yerinde, bana en önemsiz iki bakanlık söyleyin diyorum.
Dinleyiciler, üniversite yöneticileri, akademisyenleri, öğrencileri bazı bakanlıkları söyleseler de, benim beklediğim bakanlıkları söyleyemiyorlar.
Ve dinleyicilerime sorduğum sorunun cevabını kendim veriyorum:
En önemsiz iki bakanlık Milli eğitim ve Kültür bakanlığıdır.
Tabi salondan olur mu öyle şey benzeri şaşkınlık sesleri çıkıyor.
Ben cevabımın gerekçesini açıklıyorum:
Çünkü altı tane milli eğitim, sekiz tane kültür bakanı değişti. Önemli olsa bunlar değişmezdi.
Birisini oturtursun, o devam eder.
Fakat bu iki bakanlık önemsiz olduğu için, sürekli olarak bakan değişti.
Mesela Milli Eğitim Bakanlığı öyle önemsiz bir bakanlık ki, kim gelse bu bakanlığı başarıyla yürütür.
Mesela Nimet Çubukçu Hanım da gelse Milli Eğitim Bakanlığını başarıyla yapabiliyor yani o kadar önemli değil bu bakanlık.
Bu anlayışla hangi düzeni kuracaksınız Şaban Bey?
Hani padişah ferman çıkarır:
Her ilden bir deli getirin ama falan ilden kimi tutarsanız getirin.Tıpkı öyle, Milli Eğitim Bakanlığı görevlendirilmeleri.
Böyle şey olur mu?
Sabahlara kadar dostlarla oturup vatan kurtardığımız gençlik dönemlerinde, desteklediğimiz ve ümit bağladığımız siyasi parti iktidarın koalisyon ortağı olduğunda, ah bu bakanlık bize bir verilse, biz bu bakanlık vasıtasıyla Türkiye’yi kurtarırdık.
Bizim gençlik hayalimiz bu dönemde gerçekleşti.
Allah bu millete 14-15 yıldıristediği kişiyiMilli Eğitim Bakanı yapma imkânı veriyor.
Fakat bu imkân maalesef hiç değerlendirilemiyor.
Milli Eğitim gibi bir bakanlığa bu kadar kolay, bu kadar dikkatsiz bakan ataması yapılır mı?
Bu kadar kolaycılık olur mu?
Eğitimde böylesi dikkatsizlikle nasıl mesafe alacaksınız?
Kendi konusu dışında bir satır bir şey yazmayan öğretim üyesinden öğretim üyesi olmaz değerli arkadaşlarım.
Gençlere bir şey demiyorum.
Bu ülkenin meselesini kim düşünecek, tink tenki kim olacak?
Bir yere girsek karşımıza çıkan ilk levha:
Danışma!
Aman danışma!
Elimize ilk tutturulan kitabın adı:
Okuma!
Çünkü okursanız anlarsınız.
Öyleyseaman okumayın,aman danışmayın diyor Türkçemizi düzenleyen Agop Dilaçar.
Bana insan modeli nedir söyler misiniz?
Bizim yerel olarak bir insan modelimiz yoktur.
Ben “İnsan Nedir” diye kitap yazdım.
Bir insanda önce neyi arayacağız?
Kişi herşeyi biliyor…
Kişi fazilet abidesi…
Gerçekten bütün müsbetler üzerinde.
Ama kişi korkaksa, cesareti yoksa…
Seçim döneminde sosyal ortamda bir açık mektup yazdım Sayın Başbakana…
Aday seçiminde lütfen iki şeye bakın dedim:
Birincisi cesaret...
İkincisi dürüstlük…
Genç kapıya dayanıyor, on iki yıl sonra…
Şimdi anaokulu da dâhil on dört yıl sonra dayanıyor kapıya…Elinde hiçbir işte geçerliliği olmayan bir diploma…
Diyor ki uyanık yöneticilerimiz, bizde uyanık olmasa yönetici olamazlar!
Seni iki yıllık okula gönderelim ya da dört yıllık fakülteye git der.
Ne olacak, belli değil.
İki veya dört yıl sonra aldığı diploma ne işe yarayacak, belli değil.
Bir akrabam tıp okumak istiyor, fakat puanı yeterli değil.
Bana soruyor ne yapayım, diye…
Kendi mesleğimi öneriyorum, ziraata git diyorum, yok diyor, şu meslek varmış diyor ve Türkiye çapında bütün istihdam alanı 80 kişi olan fakülteye gidiyor.
Ve hemen hiç istihdam alanı olmayan, ama ismi çok cazip olan o bölümde, Türkiye genelinde okuyan sayısı belki 8bin kişi…Ama o akrabam o bölüme gidiyor çünkü diplomanın cazibesi çok iyi.
Bu milleti diploma sevdasından kesmediğiniz sürece yukarıyagidişi kesemezsiniz.
Genç on iki yıl okuyacak, bomboş…
On altı yıl okuyacak, bomboş…
Yüksek lisansları:
Erkekler askerlik uzatması için…
Kızlarımız evde kalmışsa, sendroma girmemek için yapıyorlar.Bu böyle maalesef…
Bu diplomalı işsizlerin sayısı artarak devam ediyor.
Cazip fakat bir işe yaramayan diplomalar ve bu diplomaları almak için harcanan ömürler…
Eğitim sistemimizin özeti bu…
Bir başka şey üniversiteler gerçekten taşraya fevkalade faydalı, halkın içinde, halkı geliştiren, ekonomisini, sanatını, müziğini, her şeyini…
Ben her zaman söylerim, üniversiteler elbet iş sahası değildir. Bizler en iyi öğretme durumundayız, o kadar.
Başka bir şey yapamayız.

Ne yapıyoruz şimdi?
Üniversiteleri nasıl hantallaştırıyoruz?
Elimizde bir doktora diploması var.
Fakat o doktora diplomasına o üniversitede ihtiyaç yok…
Ama elinde doktora diplomalı olan gencin o üniversitede olması lazım.
Çünkü kayınvalidesi o üniversitenin olduğu ilde…
Doktoralı genç elindeki diplomasıyla üniversitenin sayın rektörüne müracaat ediyor.
Dersine iyi çalışmıştır; doktorasının olduğu bilim dalının o üniversitede de olması konusunda sayın rektörü ikna eder.
Sayın rektör, yapılacak birçok şeyin olduğu taşra ilinde kendisine önerilen bilim dalının olmasının faydalı olacağını kabul eder.
Evet, genç kayınvalideme yakın olmam lazım diyor.
Yaşadım bunları.
Kayınvalidemin gölgesi olmasa yaşayamam diyor.
Koca delikanlı…
Olur diyor rektör…
Ve doktoralı genci alıyor üniversitesine…
Araştırma yap, tink tenk yap diyor.
Fakat delikanlının hesabı başka…
Hocam ben ders ücreti almam lazım diyor, rektöre...
O zaman ne yapacak sayın rektör?
YÖK’e yazıyor tabi…
YÖK rektörden gelen bu yazıya, gökte ararken yerde bulmuş gibi seviniyor.
On dört yıl sonra kapıya dayanan öğrenciyi yerleştirecek bir kapı daha bulmuştur.
Rektörün mütevazı öğrenci talebini gayet cömertçe karşılar…
Rektörün istediği öğrenci sayısının en azından iki katını verir.
Ama öğrenci gelmez…
Açılan bölümlerin çoğu böylece boş kalır.
Fakülteler dolmaz…
Durum maalesef bu…
Bir öğretim üyesine bir bölüm, arkasından öğrenci, arkasından bakıyorsun sağdan soldan akademisyen toplayıp yüksek lisans eğitimin açılması.
Bu nereye gidiyor böyle?
Bir yere gidildiği filan yok…
Bu sadece benim oğlan bina okur, döner döner yine okur.
Bu bir kısır döngüdür, rahmetli üstadın dediği gibi:
“Durun kalabalıklar burası çıkmaz sokak” diyecek hiç kimse yok. Herkes gününü gün etmekle geçiriyor.
Muhammed İkbal der ki:
Ey insanlığa gençlik getiren Muhammed (sav)…
Evet, bizler insanlığa gençlik getiren bir peygamberin ümmetiyiz.
Gençliğimizi korumak ve hep genç olmak zorundayız.
Genç düşü olursa, hayali olursa, heyecanı olursa, tasası olursa gençliğini muhafaza eder ve genç kalır.
Bu ülke için tasası olmayan insan hangi yaşta olursa olsun genç değildir.
Genci olmayan ülke karanlığa gider.
Bizim gencimiz yok!
Bizim sadece okula giden yirmi iki milyon öğrencimiz var.
Bakın bakalım bu öğrencilerimizin kaçında tasa, kaçında heyecan var. 
Benim kadar koşturmuyorlar.
Böyle bir şey olmaz ki…
Çünkü hiçbir şey verilmedi…
Öğrenciye dedikleri sadece şu:
Sen şu fakülteyi hele bir bitir.
Öğrenciye fakülteyi bitirtiyorsun…
Sonra?
Ben bu yaşta, emekli bir rektör ve hiçbir yetkisi olmayan bir öğretim üyesi olarak yirmi yıl önce amirlik yaptığım bir arkadaşımın oğlunun istihdamı için uğraşıyorum.
Hiç kimse büyüme ve ayağının üstünde durma hayalinde değil. Böyle şey olur mu?
Ama sistem bu…
Bizde sistem insan yetiştirmez, sadece diploma üretir.
Sistemin öncelikli meselesi insan olmalı…
Önce insan, önce insanı sağlamadığımız sürece hiçbir mesafe alamayız.
Bizim sağ iktidarların insan meselesi yoktur.
Bizimkiler yol su elektriği iyi yaparlar.
Yani kalkınmayı, imarı iyi becerirler…
Ama insanı iyi inşa edemezler.
Bunu gezi olaylarında gördük, sistemin insanı nasıl inşa ettiğini…
Eğer sistemin bir insan meselesi varsa söyleyin bana…
Mesela mevcut sistemimiz diyor mu ki:
Ben omurgası olan, doğrusu olan bir insan istiyorum, diye...
Ve ülke olarak bize gerekli olan omurgası olan, doğrusu olan insandır.
Çünkü bu ülkenin omurgası olan, doğrusu olan insana ihtiyacı vardır.
Bu insan aydındır.
Kimilerinin sandığı gibi aydın diploması olan adam değildir. Aydın doğrusu olan adamdır, icabında ensesini doğrusu uğrunda veren adamdır.
Sakın aydınla karıştırmayın; bir de entelektüel vardır.
Çok bilir…
Birçok köşe yazarı Türkiye’de entelektüeldir; ama aydın değildir.
Darbeye karşı çıkmayan, çıkamayan kişi, ne kadar bilgisi olursa olsun, aydın olabilir mi?
Türkiye’nin başka bir sıkıntısı ise işte budur.
Üniversitelerimiz aydın yetiştirmez.
Üniversitelerimiz diploma verir onunla övünür.
Sayın YÖK Başkan vekilimiz diyor ki:
Şu an üniversitelerimizde yedi milyon öğrencimiz var, doğrudur. Yani yedi milyon diploma alacak kişi...
Sakın yanlış anlamayın, yetişmiş kişinin diplomaya ihtiyacı yoktur.
Yetişmemiş kişiye istediğiniz kadar diploma verin,o diplomadan da o kişiden de hiçbir şey olmaz.
Bunu bilmemiz lazım…
Yeni üniversitelerin bir başka sıkıntısı ise taşrada üniversite ikliminin olmayışıdır.
Yani şehirlilik gibi...
Mesela kardeşim nerelisin?
Ankara’dan değilsin…
Nerede doğduğun değil, davranışından belli Ankaralı değilsin. Köylü bir kişi şehirli olamaz, şehirde yaşar ama şehirli olamaz.Kolay anlaşılsın diye söylüyorum.
Şehirli olmak muhteşem bir özelliktir.
İnsanların ilk mekânları şehirlerdir.
Kimilerinin sandığı gibi, köyden şehire geçilmemiş; şehirden köye geçilmiştir.
Taşrada herkes her şeye karıştığı için, üniversite iklimini oluşturmak çok zordur.
Fakat ne olursa olsun taşra üniversitesi devletin birebir gülen yüzüdür.
Benim rektörlükten alınma hikâyem:
Van Özalp’ta bir Yüksekokul açtım.
O zaman için, ülke genelinde en az nüfusu olan bir yerleşimde açılan ilk Yüksekokuldu…
Taşrada devlet millet kaynaşması olsun diye açtım bu okulu.
Millete devletin gülen yüzünü göstermek için…
Muhteşem bir tören oldu.
İlin Valisiyle, Tugay Komutanı askeri helikopterle geldiler açılışa.
Törene katılan muhteşem kalabalığı ve rektör olarak bana olan muhabbeti görünce benim üzerimorada çizildi.
Herşeye rağmen, İstanbul’un köşe yazarlarını getirdik...
Van’da ongünde bir konferans yaptırırdık.
Bizi gören halk,konferans olmadığında, konferans ne zaman diye, sorardı.
Halkla iç içe olmanın ve halka devleti sevdirmenin yeridir üniversite.
Rektörler taşrada üniversitenin bu fonksiyonunu bilecek ve gereğini yapacak.
Rektörler!
Üniversiteyi kaynatın, büyük şehirden gelenler, gelsin sizi rahatsız etsinler, üzerinizdeki ölü toprağını kaldırsınlar.
Şimdi üniversitelerimize verilen imkânlar çok fazla.
Ben rektör olarak hiç yurt dışına çıkmadım.
Rektörken de ilim adamı olarak yurt dışına çıktım ve bilimsel kongrelere.
Bakıyorsun benim öğrencilerim Amerika’da, Avustralya’da.YÖK’ün hiç soru sorduğu yok.
Sen Amerika’da, Avustralya’da ne yaptın?
Şimdi yurt dışında Fuara katılan rektörler var...
Bütün dünyada tarımı gelişmemiş, ama kendi gelişmiş bir ülke gösteremezsiniz.
Amerika’sı, Çin’i, Japonya’sı, Almanya’sı, Fransa’sı ila ahir, hepsinde tarım gelişmiştir.
Biz küresel olarak kendine yeterli yedi tarım ülkesinden biriyiz. Ama tarım teknikleri bakımından çok eksiğimiz var; tarım tekniklerini hep tarımı ve sanayisi gelişmiş ülkelerden alıyoruz. Nereden başlayacağız sorusunun cevabı olarak, bunu da söylemiş olayım.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

 


Oturum Başkanı: Prof.Dr. Nihat TOSUN (BİDDER Yönetim Kurulu Başkanı)
1.Prof.Dr. İsmail COŞKUN (İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı)
2.Birhan Emre YAZICI (NKY Architects CEO)
3.Ahmet Hamdi ATALAY (Havelsan Genel Müdürü)
4.Prof.Dr. Bekir Berat Özipek (Medipol Üniversitesi, Siyaset Bilimi)

1. Prof. Dr. İsmail COŞKUN (İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı)

Konuşmacı Osmanlı İmparatorluğu Darülfünun tecrübesi ile Cumhuriyet dönemi üniversite tecrübesini karşılaştırarak anlatmıştır.
Darülfünun bizdeki ilk modern üniversitedir ve 1900’de kurulmuştur.  3. Selimden itibaren modernleşmeyi seçmişiz. Modern dünyanın etkisiyle modern üniversite fikri ortaya çıkmıştı. Ancak 4. tecrübede kurulabilmiştir. Eski medrese sisteminin üzerine Darülfünun kurulması zor olmuştur, çünkü önce üniversite öncesi kurumları oluşturmak gerekiyordu.

Darülfünun önemli bir tecrübedir. Bu dönemde güçlü bir kadro tesis edildi. Özgür ve kritik düşüncenin olduğu yerdi. Yerlidir, bu coğrafyaya aittir ve moderndir. Ziya Gökalp dönemi buna en iyi örnektir. Ziya Gökalp’in fikirleri İttihat Terakki üzerinde ve toplumun bir çok kesiminde etkili olmuştur. Siyasetin ve kamunun yapılanmasında önemli etkileri vardır. Uzmanlıkta önemli kişiler yetişti. Tıpta Hamdi Suat Aknar gibi dünyaca tanınmış bir uzman buna örnektir. Haydarpaşa’da güçlü bir Tıp fakültesi kurulmuştur. Darülfünun hocası halkın içindedir, halktan kopmamıştır.

1933’de bu yetişmiş kadro tamamen tasfiye edildi. 1933 tasfiyesi sonrasında üniversite bürokratik aygıtın parçası kılınmış. Besim Ömer Paşa ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu dönem ve düzenlemerindeki idari mali ve ilmi özerkliğini yitirmiştir. Bürokrasinin toplumla olan mesafesi üniversiteye de sirayet etmiştir. Halk aydınlatılması gereken bir kesimdir. Yeni ulus devlet oluşumunda ideolojik bir misyon üstlenmiştir.

1946 yasası üniversiteye özerklik ve özgürlük sağlamıştır.
Konuşmacı sosyoloji ve halka itibar etmek lazım, diyerek 1933’den sonraki üniversiteyi eleştirmektedir. Toplumun taleplerini dikkate almak gerektiğini, akademisyenin politize olmadan önce işini yapması gerektiğini, üniversitenin bilgi üretmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Akademisyenin işini önemsemesini, eğitimi aksatmamasını, ülkenin yetişmiş kadrolara ihtiyacı olduğunu vurgulamaktadır.

Konuşmanın sonunda dinleyicilerden Prof. Dr. Recep Demirci’nin konuşmacıya sorusu: 1935-45 yılları arasında Türkiye’ye gelen yabancı akademisyenlerin toplum ile üniversitenin arasının açılmasında tesiri var mıdır?

Konuşmacı yabancı akademisyenlerin bu konuda bir tesiri olmadığını, hatta Dr. Frank dünyaca ünlü bir hekimdir ve vazifeşinasdır, insanlara değer veren örnek davranışlar sergilemiştir. Toplumla üniversitenin arasının açılmasının sebebi o günkü siyasetin gereği radikal bir modernleşme sonucu toplum ile devlet arasındaki mesafenin açılmasıdır.

1946 yasası Üniversiteye, bilim insanına cidi bir özerklik alanı sağlamıştır. Ancak üniversite bu imkanı, siyasetteki aktörlerin güç ilişkisindeki konum arayışlarında ve çatışmalartında taraf olarak, politize olarak yirimiştir.  Bunun bedelini 1960 İhtilali ile en çok da Üniversite, daha çok da İstanbul Üniversitesi ödemiştir.

Akademisyenler bilim odaklı çalışmalı, politize olmamalıdır.  Dünya görüşünü, siyaset anlayışını kürsüye taşımamalıdır. Bu akademiyi aşağı çeker.

3. Ahmet Hamdi Atalay (HAVELSAN Genel Müdürü)

Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümünden 33 yıl önce mezun olan Atalay, konuşmasına üniversitelerin ülkenin mevcut insan kaynakları ihtiyacını karşılamadığını söyleyerek başladı. Bu durumun uzun yıllardır değişmemesinin üzüntü verici olduğunu anlatan HAVELSAN Genel Müdürü, dünyada da büyük bir tehlike olarak görülen orta gelir tuzağına dikkat çekerek; kişi başı 10 bin dolar gelir sarmalında kalındığını vurguladı. İhracatımızın 150 milyar dolar bandında kaldığını ve bu rakamı daha yukarılara çekmek için daha önce yapılmayanların yapılması gerektiğini vurgulayan Atalay, ancak böyle 2023 yılı hedeflerine ulaşarak dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına Türkiye’nin de girebileceğini belirtmiştir.
2006 yılında dünyanın en büyük üç şirketinin büyüklüklerinin:
ExxonMobil,  362 milyar dolar
General Electric, 348 milyar dolar
Citibank,  230 milyar dolar iken,

 2016 yılında dünyanın en büyük üç şirketinin büyüklüklerinin:
Apple, 571 milyar dolar
Alphabet Inc. (sosyal medya şirketleri)  530 milyar dolar
Microsoft,  445 milyar dolar olduğunu söyleyen Atalay, bu durumun akıl ve bilişim temelli teknolojilere kayma olarak yorumlanması gerektiğini vurguladı. Atalay, dünya trendlerinin dikkate alınması gerektiğinin altını çizerek üniversitelerin de bu gelişmelere göre kendi konumlarını belirlemeleri gerektiğini söylemiştir. Üniversitelerin varlık sebeplerinin temelde eğitim, araştırma ve bilgi üretmek olduğunu söyleyen Atalay, bu üç maddenin Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfına bağlı bir kurum olan HAVELSAN’ı yakından ilgilendirdiğini söylemiştir. Savunma ve sivil alanda yazılım temelli çözümler geliştiren HAVELSAN’ın 1500 civarındaki çalışanın % 80’inin elektronik ve bilgisayar mühendisi olduğunu söyleyen Atalay, Türkiye’nin ihtiyaçlarının yanında yurt dışında 14 ülkeye ihracat yaptıklarını söylemiştir.

HAVELSAN’ın faaliyet alanlarındaki rakiplerinin IBM gibi dünyanın ilk 5 bilişim şirketi olduğunu belirten Atalay, dünya devleriyle yarışabilmek için söz konusu firmaların elemanları ayarında veya üstünde elemanlara ihtiyaç duyduklarını söylemiştir. Otomasyon ve robotlaşma sayesinde 21. yüz yılda 20. yüz yıldaki mesleklerin 2/3 ihtiyaç olmayacağını belirten HAVELSAN Genel Müdürü; “Bilek gücüne dayalı mesleklerin yerini bilgiye dayalı meslekler alacaktır. 2016 yılındaki en büyük üç şirket de bu alandadır. Dolayısıyla yeni kavramlar ve meslekler ortaya çıkmaktadır: veri analitiği, büyük veri(big data), bulut bilişim, nesnelerin interneti (IOT), üç boyutlu yazıcılar veya fabrikalar, bilgi güvenliği, sanal gerçeklik, otonom sistemler (insansız otomobil veya insansız hava araçları gibi)” dedi.

Bu konularda yetişmiş eleman bulmakta zorluk çektiklerini ifade eden Atalay, yakın zamanda kurumlarındaki bir proje için 25-30 kişilik yazılım uzmanına ihtiyaçları olduğunu ve bu pozisyon için 3500’e yakın CV topladıklarını fakat ihtiyaç duyulan personel sayısına ulaşamadıklarını beyan etmiştir. 193 üniversitenin 119’unda bilgisayar mühendisliğinin ve 13 üniversitede yazılım mühendisliği olduğunu, yılda 5500 mezun verilmesine ve ülkemizde 60 bin kadar bilgisayar mühendisi olmasına rağmen 30 kişilik uzman ekibi bulmadıklarını söyleyen Atalay, bu alana yatırım yapılması gerektiğini çünkü dünyanın en büyük ve en hızlı büyüyen sektörünün bilişim sektörü olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda en büyük sorun kalifiye eleman eksikliği, örneğin halen Türkiye’de 15-20 bin civarında bilgi güvenliği uzmanına ihtiyaç var.

Firmalarımızdaki bilişim uzmanı sayılarını arttırmadan dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında olamayacağımızın altını çizen Atalay, mevcut tabloyu ancakfarklı ve yeni yöntemlerle ve katmadeğeri yüksek yeni iş alanları oluşturarak değiştirebileceğimizi vurgulamıştır.

 


Oturum Başkanı: Prof.Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN (YÖK Eski Başkanı)

1. Doç.Dr. Ömer AÇIKGÖZ (YÖK Üyesi)
2. Prof.Dr. Üstün Ergüder
(Boğaziçi Üniversitesi Eski Rektörü)
3. Prof.Dr. Yüksel Kavak (Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü)
4. Prof.Dr. Siraç DİLBER (Karolinska Üniversitesi Hematoloji-Onkoloji Bölümü)

1. Doç.Dr. Ömer AÇIKGÖZ (YÖK Üyesi)

Tartışma, eğitim tartışması olunca sakin olmalıyız; çünkü eğitim denilince “insanın inşası” söz konusu. Dolayısıyla insan inşa ederken, biz bir makina yapmıyoruz, bir inşaat yapmıyoruz, aklıselim ile sükûnetle, kalbi selim ile çok tartışarak, çok konuşarak dayatmadan vazgeçerek, geniş tabanlı bir uzlaşıyı yakalayarak eğitim ile ilgili strateji ve politikaları belirleyeceğiz. Eğitim, aynı zamanda geleceğin toplumunun inşasıdır. Ben Başkan danışmanı olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’na geldim. 2008’den beri yükseköğretim alanında çalışıyorum. Bu arada yaklaşık 3,5 yıl Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’nda genel müdürlük ve müsteşar yardımcılığı yaptım. Siz burada sesinizi “reform” diye yükselttikçe, hem YÖK zıplıyor hem de MEB zıplıyor. Siz görmüyorsunuz ama çok heyecanlanıyorlar. Reform kelimesinin kendisi hem heyecan verici hem de ürkütücü bir kavram. Mesela küçük bir müfredat değişikliği “reform” adı altında gündeme geliyor. Bilgisayar dağıtacaksınız “reform,” laboratuvar açacaksınız “reform.”

Sizler aynı zamanda birer anne babansınız aynı zamanda da çocuğunuzun gelişimini görüyorsunuz. Çocuğunuzun gelişimiyle bu reformlarıdeğerlendirdiğinizde sisteme olan güveniniz maalesef sarsılıyor. Âcizane düşüncem ki eğitim işlerinde en büyük tehlike, tarafların güveninin sarsılması.

Türkiye’nin 15 Temmuz’da yaşadığı belanın kaynağıda budur. Eğitime güven sarsılınca toplum başka arayışlarıniçerisine girdi, o arayışların farkında olanlar toplumun önüne farklı şeyler sundular ve oradan toplumun zayıf noktası yakalandı ve toplum adeta uyutuldu. Ama 15 Temmuz günü yeniden toplum uyanmış oldu.

Dolayısıyla bu anlamda öncelikle herkesi sükûnete çağırıyorum. Reform; 3, 5, 10 yılda yapılabilecek bir şey değildir. Ben sadece 1923’ü reform olarak değerlendiririm. Onun dışındakiler eğitimde düzeltmelerdir denilebilir. Eğitim sisteminin kendi içerisindeki aksaklıkların düzeltilmesi dahaiyiye gidilmesi için eklemelerin yapılması, kapasitenin artırılması reform değildir. Bu anlamda 1982’de YÖK’ünkuruluşuda bir reform değildir.

Aristo’nun şöyle bir sorusu vardır. Form nedir? Biz Türkçede “Form”a şekil deriz, zahiri görünüş deriz, görünen varlık deriz. Aristo’nun ifadesiyle varlık iki şeyden oluşur; birisi form diğeri forma canlılık veren intellectia’dır. Ampül ve enerji gibi, Ampul var ama elektrik gelmeyince ampul yanmaz. Ampulün kendisi form, içinde ki o aydınlanmayı sağlayan şey ise intellectia’dır.

Şimdi form nedir ki, reform nasıl olsun? Bu soruya cevabımızı algısal olarak değil, verilere dayalı yani bulgusal olarak ortaya koymamız lazım. Hamaseti çok seviyoruz, ideolojik bir nesiliz. Eğitim gibi köklü bir meseleye yaklaşırken ideolojiden arınmamız lazım. Evet, ideoloji her ülkenin eğitim sisteminin içerisinde bir miktar vardır. Amerika, Almanya eğitim sisteminde de ideoloji vardır ama diyelim ki bu miktar % 5 civarındadır. Peki, bizde bu oran ne kadardır acaba? Varsayalım bizim eğitim sistemimizde de % 5 civarında olsun. Biz akıllı varlıklar olarak%95’i objektif olan eğitim tarafını, %5 olan ideolojik farklılıklara feda edebilir miyiz? Edemeyiz, o zaman önce% 95’te anlaşalım. Matematik, Fen, Coğrafya, Sanat gibi alanlar çocuklara daha iyi nasıl öğretilir? Eğitimin % 95’i buraları oluşturuyor. Fakat o ideolojik % 5, bize öyle bir perde oluşturuyor ki biz orada %95’i de ıskalıyoruz. Dolayısıyla bizim eğitimdebu anlamda ideolojiden ve hamasetten uzaklaşmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde önümüzde devasa sorunlar oluşabilir. Bütün dünyada hem siyasi, sosyolojik hem de teknolojik anlamda hızlı bir dönüşüm süreci var. Bu süreçte kaybetmemek ve rekabet üstünlüğünü sağlamak için eğitim sistemlerinde de önemli arayışlar var. Bu dönüşüm sürecinin içerisinde herkes aynı zamanda bir kimlik arayışı içerisinde. Bu kimlik nasıl olmalı diye? Bu kimliği inşa edecek olan eğitim sistemidir. Sistemin nasıl lığı algısal değil, bulguya dayalı analiz yapılarak ortaya konulmalıdır.

Buradaki dinleyicilerin büyük çoğunluğu muhtemelen hekimlerden oluşuyor. Siz tanı yapmadan tedavi yapar mısınız? Peki, tanıyı ezbere mi yaparsınız? Tanı bulguya dayalı olarak yapılır bunun içinde yöntemleriniz var, biz buna da bilimsel yöntem diyoruz. Dolayısıyla Türk eğitim sistemi form anlamında masaya yatırılmalı ve analizleri bilimsel olarak yapılmalı. Nereler zayıf, nereler güçlü, nerelerde fırsat ve tehditler var? Bunlar belirlenmeli, ondan sonra müdahale yapılmalı, aksi takdirdealgılar üzerinden giderek birbirimizi yanıltmış oluruz.

Şimdi sizin için hazırlamış olduğum sunuya geçmek istiyorum. Birinci söylemek istediğim şey, bizim seküler bakış tarzımız. Eğitime, bilgiye, bilime seküler yaklaşıyoruz. Sekülerlikten kastım parçacı bakmak veya yaklaşmak. Ya sadece fiziki olarak yaklaşıyoruz, ya da sadece metafiziki olarak yaklaşıyoruz. Yani bilginin İslamisi veya gayri İslamisi olmaz. Bilginin kullanımının İslamisi ve gayri İslamisi olur. Bizim şu ilimler İslami, şu ilimler doğa ilimleri gibi bir ayrıma gitmemiz bir sınıflandırma amaçlıdır. Yani tamamen zihinsel bir şeydir. Ancak bir doktor bir hasta varken sadece bunun ayağı kırık olduğu için ben kırığından bakıyorum, diğer ayağı kırık olan adamın ontolojisi, psikolojisi ve diğer tarafları beni ilgilendirmez diyemez. Karşıdaki organik bir varlık; psikolojisi var, geldiği kültür var, bunların hepsini bilmek zorunda aksi takdirde ortaya yarım ve çeyrek bir bakış tarzı ortaya çıkar. Bütün darbeciler bu tür insanlardan çıkar, ruh hastaları bu tür insanlardan çıkar, toplumları belalara götüren insanlarda yarım kafalı çeyrek kafalı bu tür insanlardır. Tam kafalı insana gitmek istiyorsak bilgiye bilime yaklaşımda ve eğitim sisteminde bu seküler (parçacı) bakış tarzını bırakmamız gerekiyor. Yani bu bölüm Türkçe-Matematikten sadece şu öğrenciyi alır, iyi Türkçe matematik bilsin fen bilmesin. Bilimsel teorileri nasıl yorumlayacak bu çocuk? Dünyayı, kâinatı, astronomiyi, coğrafyayı nasıl anlayacak bu çocuk?

İkincisi gerçek tarafı dediğimiz kısım. Buda evrendir. Evrende olanlar bizim anlamamız için vardır ve biz bunu anlamak için çalışmalar yaparız; bunun adı bilimsel çalışmadır. Bir ağacın gövdesi vardır bu gövdede fizik, matematik, kimya diye bir ayrım yoktur. Türk eğitim sistemindeki en zayıf yer olarak bunu görüyorumben. Tümel yaklaşmıyoruz. Sonra eğitim sistemini okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise, lisans, yüksek lisans, doktora şeklinde bir ağaca benzetelim. Eğer sistem tasarımı yapılırken bu bir bütünsellik içerisinde değerlendirilmezse, yani fizik tarafıyla metafizik tarafı birbirinden bağımsız, fiziğin kendi içerisindeki tarafı yani okul öncesiyle yükseköğretim politikalarını birlikte tasarlamıyorsanız yine seküler, parçacı yaklaşmış olursunuz. Öncesini bilmediğiniz her işin sonrasının tasarımı kendi içerinde sorunlu olur diye düşünüyorum. Eğitim sisteminin birbirini tamamlar nitelikte bir bütünsellik içerisinde tasarımı ve uygulamasının olması lazım.

Buradaki çabam, eğitim sisteminin odağına “erdemi” koymaktır. Eğer insanların bilgileri artıkça erdem düzeyleriartmıyorsa, eğitim sisteminde önemli sıkıntılar var demektir. Mesela insanlar konuşurken sürekli bağırarak konuşuyorlar. Öyleyse eğitim sisteminde usul ve üslup ile ilgili bir eksiklik var demektir. Dolayısıyla eğitimde her ne ele alınırsa alınsın mutlaka hedeflenen erdemle birlikte ele alınmalıdır. Kişinin bilgi düzeyiyükseldikçe erdem düzeyide artıyorsa doğru yoldayız demektir.

Burada metodolojiyani usul çok önemlidir. Diyelim ki bugün ki konumuz ne? Bizim oturumun başlığı “yükseköğretimdeki genişleme” dolayısıyla bu sınırlarla konuşmam gerekiyor. Ama daha jenerik şeyleri konuşmak istiyoruz. Neden? geldiğimiz eğitim sistemi bize güçlü bir metodoloji vermiş değil. Güçlü metodoloji olmayınca aynı zamanda bilim felsefesi tarafı da zayıf kalmaktadır. Biz bir şeyi yaparken niçin yapıyoruz? Nasıl yapacağız? Sorularını sürekli güncel tutmamız gerekmektedir.

Şimdiyükseköğretimdeki genişlemeye geldiğimizde, şuanda bizim 6 milyon 600 bin civarında öğrencimiz var. 2015-2016 itibarıyla yükseköğretim kurum sayısı 180’i geçmiş durumda. Yükseköğretime aşırı bir talep var. Bu talebi de doğru bir şekilde ifade etmek lazım. Çünkü ortaöğretimde okullaşma oranı arttıkça yükseköğretim talebi de artmaktadır. Şuanda Türkiye’nin ortaöğretimdeki okullaşma oranı % 80 civarında. % 80 okullaşma oranında hâlâ dışarıda yükseköğretim almak isteyen 1.5 milyon insan var, mezunları da eklediğimizde her yıl 2.5 milyon insan yükseköğretimi talep etmektedir. Yükseköğretimde net okullaşma oranında da aynı fazlalık görülüyor, %35’ler civarında.

Sistemin başarı ya da başarısızlığını bir iki noktada ifade etmek istiyorum. Birisi OECD tarafından yapılan PIAC ölçümü çalışması. 16-64 yaş grubunu ölçmeye yönelikbir değerlendirme. Üçfarklı alanda bu ölçümleri kıyaslıyor birisi sayısal, birisi sözel, diğeri bilişim teknolojilerinin günlük sorunların çözümünde kullanımı ile ilgili. Sonuçlar kendi içerisinde beş düzeye ayrılmış durumda. Sözel becerilerin ölçümüne baktığımızda bizim mezunların bilgi ve kavrama düzeyinin ötesine fazla geçemediklerini görüyoruz. Analiz sentez ve değerlendirme kısmında, biz OECD’ ülkelerinin ortalamalarının çok altında yer almaktayız. Bu şu anlama geliyor; eğitim sisteminizin içerisinde uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme düzeyleri ile ilgili sorunlar var.  Yani bu durumda insanlarımızın sorunlara analitik yaklaşmaları mümkün olmaz, insanlarımızda yaratıcı ve yenilikçi fikirlerin artması beklenemez.

İkinci olarak, yükseköğretimin çıktısı olarak özellikle sosyal bilimlere bakmak istedim. TÜBİTAK’a verilen projelerdeki seyre baktığımızda, bin civarındaki proje başvurusundan sadece 39 proje desteklenmeye değer bulunmuş. Yani bir çark dönüyor ama torbaya un girmiyor. 2015’de 1542 proje başvurusu olmuş sadece 157 tanesi desteklenmeye değer bulunmuş.

Üçüncü olarak bakmak istediğim alan, bir genişleme oluyor, kaynaklar harcanıyor; peki, yükseköğretim sistemindeki çıktıların ekonomi üzerindeki etkisi ne? 2016 verilerine göre, ileri düzeydeki bilgiye dayalı teknolojik ürünlerin ihracatımızdaki payı, oldukça düşük (%3.2). Yani, ileri bilgiye dayalı teknoloji üretiminde yükseköğretim sistemimiz ekonomiye ciddi bir katkı sağlamıyor.

Dönüşüm sürecinden bahsettik. Burada bizi bekleyen tehditler de var. Dünyada da benzer tartışmalar var. Türk yükseköğretim sistemi kendisine kimlik arayışında bulunurken, akademik ve skolastik durumdan uzaklaşıp, bütün üniversiteleri birer meslek yüksekokulu gibi görme eğilimi tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu durumu bize, fen edebiyat fakülteleri örneği gösterdi. Türkiye’de sosyoloji ve felsefe gibi bölümlere çok başarılı çocuklar maalesef yeterince tercih etmiyor. Dolayısıylayükseköğretim mesleki eğitime doğru bir evirilmeniniçerisinde. İstihdam diploma üzerinden yapılmakta. Şu anda devlet de bu yanılgının içerisinde ve bizim bundan hızlı bir şekilde vazgeçmemiz gerekiyor. Yükseköğretimin finansal ve yönetsel süreçlerinde sürekli bir merkezileşme eğilimi var. Bu, üniversitenin rekabet gücünü öldürecek bir şeydir. Buralarda çok uyanık olmamız gerekiyor ve tedbirler geliştirmemiz gerekiyor. Bütün üniversitelerin merkezi sistemle öğrenci almaları dahi bir tehdittir yani. Siz mesela çok iyi bir hocasınız ve kendi öğrencinizi kendiniz seçmek ve yetiştirmek istiyorsunuz ama hayır öğrenci size hazır geliyor. Yükseköğretime öğrenci alırken “Ön test” sistemimizde var. Fakat son test yok, yani yükseköğretim mezunumuzun neleri bilebildiği, neleri yapabileceği ve nelerde yetkin olduğuna dair nesnel bir son test mahiyetinde ölçüm bulunmamaktadır. İstihdama geçişte bu son test sistemini ihdas etmemiz gerekmektedir.

Ayrıca İstihdam üniversitenin üzerinde çok ciddi bir baskı oluşturmuş durumda. Yani istihdam kaygısı ve iş adamlarının baskısı üniversitenin kimyasının bozulması için bazı tehditler içermektedir. Bu çerçevede düşüncelerimi ifade ederek hepinize saygılar sunarım.

 


2. Prof.Dr. Üstün Ergüder (Boğaziçi Üniversitesi Eski Rektörü)

İlk başta Nihat hocama teşekkür ederim beni davet ettiği için. Bu yaşta faydalı olmak fırsatını elde etmek insanın hoşuna gidiyor.

Yükseköğrenim Sisteminde Büyüme

Ben yükseköğrenim sisteminde büyümeyi tüm kariyeri boyunca yaşamış bir adamım. Onun için size onu anlatayım.
Sorunumuz artık bence büyüme değil, sorunumuz kalitedir. Kaliteyi derinleştirmemiz lazım. Bunun için ne yapmalı diye üzerinde duracağım. Anlatayım müsaade ederseniz.

YÖK’ün ilk kurulduğu günlere gideyim. Bugün YÖK başkanlarımız da aramızda. O günlerin genç sayılabilecek bir öğretim üyesi perspektifinden 1980-82 arasında neler olduğunu, neler konuşulduğunu, başkanlarımıza ve sizlere anlatmaya çalışayım.  Biz öğretim üyeleri olarak 1982’de YÖK sistemiyle karşılaştığımız zaman büyük isyanları yaşadık. O sıra sistem hayata geçirilirken rahmetli İhsan Doğramacı birtakım toplantılar yaptı. Onlara gittik. Bağıran çağıran arkadaşlarımız oldu. O kadar çok bağırdılar ki, sonra onlar rektör oldu. Ben bağırmadım yine rektör oldum ama o günler itirazlarımı bağırıp çağırıp dile getirmedim. O günlerde anlamaya çalıştım olayı. Yani tamam biz çok eleştiriyoruz ama bu yeni düzeni getirenler de akıllı adamlar. Bizim düşünmediğimiz, bilmediğimiz bir şeyler mi var. İşte benim o günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde otuz kişilik olan siyaset ilmine giriş sınıfı bir gecede yüz kişi oldu sonra iki yüz kişiye doğru gitti. Kalite sorunları falan çıktı diye hayıflanırken bir taraftan da bu düzenlemelere neden gerek duydular diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu çabalarım sırasında sayın Doğramacı’yla da konuşma fırsatını buldum.

O günlerde, yani 12 Eylül 1980’i takip eden günlerde askeri yönetimin varlığı çok önemli ve etkendi.  Ülke ve halkımız 1970’lerin radikal ve siyasi istikrarsızlığı besleyen gençlik hareketlerinden şikayetçiydi. Bu siyasi olarak, 12 Eylül yönetimleri tarafından, üniversitelere fatura edildi ama, esas olay başkaydı bence Sayın Doğramacı’nın aklında. O sanırım bu ortamı fırsat bildi. Kendi kafasında Türk yüksek öğretim sistemine bir teşhis koydu ve buna çözüm getirmeye çalıştı. Benim çıkarttığım sonuç buydu ve bu da bana rasyonel geldi.
1981’de yasalaşan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunundan evvel yürürlükte olan 1750 sayılı yasaya göre üniversitelere öğrenci alma olayı tamamen her üniversitenin kendi uhdesindeydi.  Üniversitelerin refleksleri ise kaliteyi öne sürüp öğrenci sayılarında artışa direnmekti. En azından benim o günlerde görevli olduğum Boğaziçi Üniversitesinde durum böyleydi ama benzer öyküleri diğer üniversitelerden de duyuyorduk. Kaliteli öğretimi öne sürüp sınıfları ufak tutmaya çalışırdık. Öğretim üyesi alırken de çok ince eler sık dokurduk.  Öğrenci-öğretim üyesi oranlarını  düşük tutmak en önemli hedefimizdi.  Kısacası üniversiteler kontenjan artışlarına direnir; sonuç olarak da ülkede yükseköğretimde okullaşma oranları, artan nüfus baskısına rağmen, düşük kalırdı.

Size Boğaziçi Üniversitesinden örnek vereyim.1979 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nin toplam öğrenci sayısı tam 900’dü.
1966 yılı geldiğinde, yani YÖK iş başına geldikten sonra, toplam öğrenci sayısı üç bin oldu
1988-1989’a doğru bu sayı yedi binlere çıktı.
1992’de rektör olarak görevi devraldığımda on bin beş yüz öğrencimiz vardı. Şimdi buradan ne çıkartıyoruz ?

Türkiye’de yükseköğretimde önemli bir okullaşma sorunu vardı o günlerde. Yani gençler üniversitelerin kapılarına geliyor, üniversiteler almıyorlar. Bunun üzerine bir sistem kuruldu bu dar boğazı çözmek için. Bu benim anladığım bir şeydi. O zaman burada dedim rasyonel bir olay var. Onun için üniversitelerin de bunu anlayıp ona göre hareket etmesi lazım.  Bir anlamda üniversitelerin tutumları ile ülkenin gerçekleri, yükseköğretimde okullaşmayı arttırmak hedefi, çakışıyordu.

Bir üniversitenin kendi öğrencisini seçebilmesi üniversite özerkliğinin olmazsa olmazlarından biridir.  OECD’nin 11 tane kriteri vardır in özerk olup olmadığını ölçmeye yarayan. Kendi öğretim üyesini seçebilmek bunlardan en önemlilerinden bir tanesi ise diğeri ise öğrencisini seçebilmektir.

Üniversitenin kurumsal özerkliği elden gidiyor diye çok itiraz ettik o günlerde öğretim üyeleri olarak.
Üniversitenin kurumsal özerkliği, akademik özgürlük-özerklik ne oluyor dediğimiz zaman Sayın Doğramacı da bize şunu söylerdi: “YÖK üniversite özerkliğinin garantisidir” derdi.  Şuna inanırdı. YÖK siyasi olmayan, yani parti bağları olmayan, gündelik politikanın üstünde olan bir cumhurbaşkanına bağlı olduğu sürece üniversiteler gündelik siyasetin iniş çıkışlarından, müdahalelerinden korunacaklardır. Bu şekilde üniversiteler gündelik siyasetten arındırılmış oluyorlardı. O zaman şöyle bir şey söylediğimi hatırlıyorum sayın Doğramacıya. “Peki Sayın Doğramacı günün birinde cumhurbaşkanları siyasi şahsiyetler olursa ne olacak veya bir siyasi partiden?” dedim. “Yok olmaz, Türkiye’de cumhurbaşkanları siyasi açıdan renksiz olur.” dedi, geçti.
Şimdi ileriye doğru baktığımızda YÖK’le ne gerçekleştirildi ona bakmak lazım. Bir kere okullaşma oranları çok arttırıldı.
1982’de %6.3 olan yükseköğretimde okullaşma oranı
2005’e geldiğimizde açık öğretimle beraber %36.8’e çıkmıştı.
Şimdi tam bilmiyorum. YÖK Başkanım daha iyi bilir, okullaşma oranları arttı. Bu bir hedefe varıldığını gösteriyor.
Üniversite sayıları arttı. Ben sık sık sekreterime diyorum ki, “YÖK’e telefon aç öğren, bugün kaç tane üniversite var?’” diye.
Cuma günü bana söyledikleri 183 üniversitemiz var.
Bunların 112’si devlet, 65’i vakıf, 6’sı da meslek yüksek okulu dediler.
Meslek yüksek okulu kısmı hoşuma gitti. Çünkü Vakıf üniversitelerinin biraz oraya kaymasını şahsen uygun görüyorum. Demek ki orada da çok yol alınmış diye düşünüyorum.
Rektörlüğüm bittiği zaman 2000 yılında benim kafama şöyle bir şey takıldı.
Bir yükseköğretimin en önemli sorunu, tamam seksen ikiyi anladık, bir okullaşma sağlandı, ama o zaman hiç söylenmeyen ama sayın Doğramacının büyük katkıları olan araştırma ve evrensel düzeyde yayın kriterlerinin sistemimize girmeye başlamasıdır. Özellikle bu konuda Sayın Doğramacı yönlendirmesindeki Bilkent’in katkıları yadsınamaz.
Akademisyenler uluslararası yayın endekslerini o zaman keşfetmeye başladı.  1990’lı yıllara girerken üniversiteler öğretim üyelerinin yayınlarını kamuya duyurarak ne kadar iyi ve kaliteli olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bu konu da ise Bilkent başı çekiyordu. Bu rekabetinde sistemde önemli bir etkisi oldu. Uluslararası sıralamalarda Türkiye 19. Sıraya kadar yükseldi. Ancak yayınların etki değerine – bir anlamda kalite ölçeğidir – baktığımızda geriye, yani 44. sıraya geriliyoruz.
Yani kalite konusunda daha yol alınması gerekiyor.
2000 yıllara geldiğimizde benim kafama şöyle bir şey takılmıştı. Türkiye’nin en önemli sorunu yükseköğretimin yapılanmasının hiyerarşik, merkeziyetçi, yukarıdan aşağıya doğru buyurgan, ve tek tipçi olması.  Böyle bir yapılanmanın rekabeti önlediği, rekabetten doğacak daha iyi olma çabalarına, yenilikçiliğe gem vurduğunu düşünmeye başlamıştım.  Yükseköğretim sisteminin  bağlarını gevşetirseniz, üniversitelere özerklik verirseniz, kendi modellerini uygulamaya fırsat verirseniz, tek tipçiliği terk ederseniz doğacak kurumlar arası yarışmanın sistemde çok ihtiyacımız olan kalite artışına, yukarıdan düzenlemeyle değil, rekabetle neden olunacağına inanıyordum.Beni bu sonuca iten 1992-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi rektörü olarak yaşadığım deneyimdi. Biliyorsunuz, bu dönem Türkiye’de kaliteye önem veren, kaliteyi odak noktalarına alan vakıf üniversitelerinin yükseköğretim hayatına teker teker girmeleridir. 1992 yılında ilk katıldığım rektörler komitesi toplantısında 29 rektör vardı. Bunlardan bir tanesi vakıf üniversitesi rektörü idi: Bilkent. Hatırladığım kadarıyla sonradan ilk olarak Koç Üniversitesi, daha sonra Sabancı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi kervana katıldılar. Benim, Boğaziçi Üniversitesi rektörü olarak, en önemli sorunum öğrenci tercihleri açısından bir numara olarak bilinen üniversitemin yeni kurulan vakıf üniversitelerinin rekabetiyle karşılaşmasıydı. Öğretim üyelerine ve öğrencilerine Bilkent’ten “Biz bir numarayız, bize gelin.” diye reklam kampanyaları başladı. Arkasından Koç ve Sabancı üniversiteleri çıktı. Benzer kampanyalar uygulamaya başladılar.  Araştırmaya, kaliteli eğitime, iyileştirilmiş öğrenci ortamlarına önem verdiler.  Bu üniversiteler verebildikleri yüksek maaşlar sağladıkları akademik ortamlarla öğretim üyelerimiz için önemli çekim merkezleri haline geldiler.

Bir çok devlet üniversitesi rektörü arkadaşım bu durumdan çok şikayet ediyordu.  Evet, devlet bir anlamda bizim elimiz kolumuzu bağlıyordu.  Öğretim üyeleri üzerinden gelişen rekabeti göğüsleyemiyorduk. Ancak diğer taraftan devlet üniversitelerinde öğretim öğrenciler için bedava denecek kadar ucuzdu.  Bu konuda da vakıf üniversitelerinin şikayet etme hakkı vardı.  Öğrenci Boğaziçi Üniversitesini kalite için mi tercih ediyor yoksa bedava olduğu için mi? Arkadaşlarıma katılmadığım nokta bir şeklide, hatta otoriter tedbirlerle, öğretim üyelerinin vakıf üniversitelerine gitmelerini önlemekti. Giden gidecekti.  Biz Boğaziçi’nde Koç’a gitmeye karar veren, Sabancı’ya gitmeye karar veren öğretim üyesine plaket verdik, tekrar kampüse gelin bizimle sosyal olarak beraber olun diye kimlik kartı, arabalarına etiket verdik. Çünkü olay şuydu, gidecekler arkadaşlar en iyi imkanlara. Kendilerine hem bilimsel hem mesleki olarak sağlanan imkanlar dolayısıyla nereye gideceklerse gidecekler. Bunu önlemek doğru olmaz.  Doğru olan ise kendimize çeki düzen vermekti.
Sorun onların değil, sorun bizlerin, üniversitemizin. Biz üniversiteye yeni bir yapı vermek durumundayız, biz üniversiteyi reforme etmek durumundayız diye düşünüyordum. O zamanlar ben öyle görüyordum.

İzninizle burada yükseköğretimin biraz dışına çıkayım. Rektörlüğüm sırasında Türkiye’nin sorununun yükseköğretimde olmadığını giderek düşünmeye başlamıştım. Yükseköğretimimizde yapılacak çok işler var.  Bu konuya tekrar geleceğim ama şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Türkiye’nin esas sorunu, anaokulundan üniversite kapısına kadar olan eğitimdedir. Bu çok önemli.

Ömer Bey bizlere anlattı, diğer konuşmacılar da değindiler. Öyle bir tip öğrenci yetiştiriyoruz ki soru soramıyor, analitik düşünmeyi bilmiyor, zaten OECD’nin uyguladığı PISA sınavı sonuçları bize onu gösteriyor. PISA soruları daha çok problem çözmeyi ve analitik olmayı ölçen bir şey. O yüzden üniversite öncesi eğitimde yapılacak çok iş var. Daha donanımlı öğrenci yetiştirmek için yapılacak reformun yükseköğretime de önemli ve olumlu  yansımaları olur.

Bu düşünceden esinlenerek 2003 yılında Eğitim Reformu Girişimi’ni kurduk bazı arkadaşlarla birlikte. Yaptırdığımız ilk araştırma, daha doğrusu, yola çıkarken ilk sorduğumuz sual genç nüfus açısından Türkiye’yi ne gibi sorunlar bekliyor. Uzun vadeli nüfus projeksiyonları nedir? Fırsatlar, sorunlar nelerdir? Bu projeksiyonlar çerçevesinde eğitim sistemimizde ne yapmalı?

Yükseköğretimde refleksimiz üniversite kapılarına giderek artan sayılarda öğrencileri hedef almışız, sistemi büyütmüşüz, yeni üniversiteler kurmuşuz ve kurmaya devam ediyoruz, buralara çok öğrenci alıyoruz. Sayın başkanım (Yusuf Ziya Özcan) da, hatırlıyordur kendisi de YÖK Başkanlığı sırasında devlet üniversitelerine daha çok öğrenci alınmasını hedefliyordu.  Artan öğrenci sayıları ve kontenjanlar sorunları nedeniyle, yani çok öğrenci gelmesinden, üniversiteler boğuluyordu. Bu nasıl devam edecek, nüfus projeksiyonları nedir, ilerisi ne gösteriyor bizim için diye bir arkadaşa görev verdik: Ali Fuat Gürlesel. Sanırım Koç Üniversitesinde görevliydi ve güzel bir çalışma yaptı. Bu çalışmanın sonuçları Türkiye’de nüfus baskısının 2050’ye kadar azalacağına işaret ediyordu.  Bazı rakamlar vereyim.

Okulöncesi yaş grubu 2000 yılında 4.11 milyonmuş. 2025 projeksiyonu 3.66 milyon,
ilköğretim yaş grubu (6-14) 2000 yılında 5.74, 2025 projeksiyonu 4.96,
ortaöğretim yaş grubu (15-18) 2000’de 5.72 projeksiyon 5.08,
Yükseköğretim başlama yaşını 19 alırsak üniversite çağına gelenler 1.43, 2025’te 1.26 (Çağa gelenler bunlar sistemde olanlar değil.)
19-22 projeksiyonu 2000 yılında 5.65 milyon, 2025 yılında 5.08 milyon.
Bu bilgi bize ne söylüyor? Bizim yorumumuz şuydu: Türkiye’nin önünde bir fırsat penceresi var. Eğitimde kaliteyi yükseltmeye yönelmemiz lazım, büyümeye değil. O yüzden biraz uzun oldu ama bu konuşmanın başlığına ben bu itirazla girdim. Yükseköğrenimin kaliteye odaklanması gerek.
Peki kaliteyi geliştirmek için ne yapmalı. Bunu herkes söylüyor. ‘Kalite, kalite, kalite...’ diyor. Ben de şimdi kalite diyorum.  

Benim cevabım yapısal.
Ne yapmalı dediğim zaman bir kere çeşitliliğe ve farklılaşmaya imkan tanımak lazım. Hatta özendirmek, değişik kategorilerde farklı üniversiteler yaratmak lazım.
En azından ben kendi kariyerim, kendi dönemimde hep şunu gördüm. Herkes üniversite olmak istiyor, her kurum üniversite olmak istiyor ve biz yükseköğretime, Amerikancası pecking-order derler, gagalama düzeni olarak bakıyoruz. Hiyerarşik bakıyoruz. Üstteki alttakini gagalıyor. Halbuki öyle değil. Sistem yatay olmalı. Böyle bir yatay sistemde her kurumun farklı bir işlevi olur. Herkes, her kurum değişik işler yapar. Biz olaya hiyerarşik baktığımız için Türkiye’de her kurum kendini üniversite olarak görmek istiyor. Onun için üniversite var, üniversite var, üniversitecik var, meslek yüksek okulu var, o da üniversite. Halbuki bizim bu farklılıkları teşvik eden bir yapıya ihtiyacımız var.
Bir de sistemimiz baştan insanı suçlu addediyor. Ben bunu rektör olduğum zaman seksenli yıllarda hissettim. Suçlu olmadığınızı hep ispat etmek durumundasınız. O zamanlar YÖK’teki bir tartışmayı hiç unutmam, bizim yabancı dil yüksek okulumuz var, ben yabancı dil yüksek okuluna İstanbul’a gelmiş yabancı şirketlerden üniversite mezunu kişilerin yöneticilerin hanımlarını çağırıp dersleri onlara emanet ettiğimiz oluyordu. Bunu eleştiriyorlardı YÖK’te. Derecesi yok, master var, phd’si var ama bazılarının eğitim dereceleri yok diye eleştiri alıyorduk. Benim aldığım sonuca bakın. Benim girdilerimle uğraşmayın, çıktılarımla uğraşın, ölçün beni, performansa bakın, eğer başarılı oluyorsa bir model, ‘Başarılı oluyormuş’ deyin.
Daha baştan deli elbisesi giydirmemek lazım, özellikle üniversitelerde. Çünkü üniversitelerde araştırmayı, düşünceyi, aykırıyı söylemeyi teşvik etmeniz lazım.
Üniversiteyi ben şuna benzetirim, bana şahsen olur, size olur mu bilmiyorum. Gece yatarım öyle aykırı fikirler gelir ki aklıma. Sabah kalktığımda utandığım da olur ama o bende bir düşünce sürecini tetikler. Üniversite toplumun böyle bir yeridir. Onun için fazla sıkılığa gelmez diye düşünüyorum.
Önümüzdeki dönemde de eğer biz orta gelir tuzağından kurtulacaksak, daha üretken olacaksak, teknoloji tüketen değil üreten bir yer olacaksak, o zaman yatay bir düzeye geçmek, öğrenciler ve öğretim üyeleri arasında rekabeti teşvik eden ve iyiyi, başarıyı ödüllendiren bir sisteme geçmemiz lazım diye düşünüyorum.

Tabi bunun içinde de performans değerlendirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani şu anda YÖK’ün yaptığı kalite süreci bence çok önemli bir adım. Fakat daha ileriye taşınması lazım.
Kalite kurulunun tamamen YÖK’ten ayrılması lazım.  Kalite denetimi sonucunda ödüllendirme ve ya ödüllendirmeme sistemine geçmemiz lazım. Biraz daha ayrıntıya girecek olursam, mesela sabahleyin bir arkadaşımız dedi ki, silikon vadisi konuşuldu. Silikon vadisinde üniversitelerden daha çok araştırma, yenilik çıkıyor diye. Akıllı telefonların ortaya çıkışını okudunuz mu bilmiyorum. Steve Jobs üniversiteye girmemiştir. Yalnızca fontları scriptleri öğrenmek için seçmeli derslere gitmiştir o kadar. Bill Gates de öyledir. Harvard’ ı terk etmiştir ama toplumun araştırmaya, düşünceye verdiği önem dolayısıyla ortaya çıkmıştır.

Amerika da üniversiteye gittiğim zaman beni en çok çarpan şu şey oldu. İlk girdiğim sınıfta ki, ben buradan gitmedim İngiltere’de lisans eğitimimi aldıktan sonra gittim. Buna rağmen doktora dersinde beni en çok çarpan şey saçma sapan bir şeyler söylüyor sınıftakiler, yani bana çok saçma sapan geliyor ya bunu nasıl söylüyor ben söylesem utanırdım diyorum ama öğretim üyesi teşvik ediyor sual sormayı.

Amerikan üniversitelerinin yayın ve araştırmaya verdiği önceliği bazı arkadaşlarımız Amerika’da çok yayın çıkıyor bunların çoğu da kaliteli değil diye eleştirirlerdi. Ancak şunu göz ederdik.  Bir tane, iki tane, üç tane üç tane kaliteli yakalamak için on tanesi kalitesiz olsa da yayın yapmayı teşvik etmek durumunda durumunda kalıyorsunuz. Üniversite sisteminin de böyle bir espriyle, yani yeniliğe farklılığa gem vurmayan, tam tersi, teşvik eden bir anlayışla çalışması gerektiğini düşünüyorum.

Çok tartışıyoruz Türkiye de akılcı değil bu tartışma: Yönetim nasıl olmalı? Bir üniversitede rektör seçilir mi  seçilmez mi ? Atama sistemi ne olmalı.  Üniversite reformu deyince bu konuya takılıp kalıyoruz.
Şimdi sizlere söyleyeceklerimi yukarıdan atama sistemine karşı Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin 1992 yılında başlattığı bir direniş sonucunda seçilerek göreve gelmiş bir rektörden duyacaksınız.

1992 yılında  Boğaziçi üniversitesi başkaldırmıştı sisteme, bir seçim yapıldı bu seçim hiç legal bir seçim değildi arkadaşlar kendi aralarında yaptılar. YÖK’e dört kişinin ismini gönderdiler. Rektör atayacaksanız bunları da düşünün diye.

Eninde sonunda eğrisi doğrusuna denk geldi MHP milletvekili Tuncay Toskay’ın girişimleriyle geçirilen bir torba yasada bir maddelik bir değişiklik yapıldı 2547 sayılı yasada.  O değişikliğe göre üniversite tarafından seçilip sıralanan altı rektör adayı YÖK’ün önüne gitti. YÖK bu sayıyı üçe indirip ve kendi sıralamasıyla birinin atanması içi Cumhurbaşkanına gönderiyordu. Cumhurbaşkanı da tercihini kullanıp bunlardan birisini rektör olarak atıyordu. 1992’de hem üniversitenin hem de YÖK’ün birinci adayı bendim ve Cumhurbaşkanı beni rektör olarak atadı.

O gün de arkadaşlara çeşitli vesilelerle şöyle dediğimi hatırlıyorum. Doğru bir yolda değiliz arkadaşlar; bir rektör uzun vadeli politikaların tespitinde üniversite içinde o ne dedi bu ne dediği düşünmeye kalkarsa işi var. Aradan sekiz sene geçti bıraktığım zaman şu söylendi, sen kendini çok sıkıntıda mı hissettin ki öyle diyordun. Cevaben etmediğimi söyledim ama ben YÖK gibi askeri bir darbe döneminde yaratılmış bir kurumun hiç sormadan yaptığı bir atamadan sonra gelen bir rektörüm. Özel bir dönemdi. Bir savaş kazanılmıştı. Ben balayı yaşadım dedim, siz bundan sonrasına bakın bundan sonra ne olacak bu çok önemli. Ama ben böyle bir sistem de üniversitelerde bir atama sistemi olmalı ama, bu çok uzun bir süreçten geçen, danışılan paydaşların buna öğretim üyeleri ve öğrenciler de dahil, fikirlerinin alındığı bir sistem sonunda bir atama sürecinin olmasının uygun olacağını belirttim.

Rahmetli Doğramacı döneminde o kimi istiyorsa onu rektör atıyordu. O da yanlıştı.
Seçim sistemi Boğaziçi’nde çok iyi işlemiştir ama her yerde öyle işlediğini ben iddia edemem.
Üniversitelerin finansman sistemi katma bütçe sisteminden kurtarılmalıdır. benim zamanımda çok katıydı, şimdi biraz daha gevşetildi diye duyuyorum ama tam sistem ayrıntılı nedir bilmiyorum,
onun için benim tercihim üniversitelerin bir torba bütçesi olmasıdır. Eğer üniversite kendi kendini yönetecekse ve özerk olacaksa stratejik plan yapacaksa muayyen sınırlar içinde o bütçeyi istediği gibi harcama imkanı olmalıdır. Üniversite endüstri ilişkilerinden bir kaynak yaratma imkanı da olmalıdır.  Yani üniversite kendi gelirlerini yaratabilmelidir.

Üniversiteye verilecek bütçe de eğitim ve araştırmada performans göstergelerine göre olmalıdır.
İşte burada bence Kalite Kurulu devreye giriyor.  Başarılı üniversiteye verilecek bütçe başka olmalıdır.

Bunlar tabi çok ideal çözümler.  Gündelik sorunlarla cebelleşen YÖK başkanlarımız bunlar olmaz diyebilir.  Faal bir görevde değilim. Ben buraya davet ettiğinize, konuşma fırsatı verdiğinize göre benim görevi ne düşünüyorsam onu söylemek. İdeal çözümlerin her zaman yaşadığımız günlerin gerçeklerine uymayabileceğinin farkındayım. Ancak hedefleri kaybetmemek gerek.  Burada ideal, doğru çözümlerin rolü çok önemli. Bir siyaset bilimcisi olarak demokrasi nedir diye anlattığım toplantılarda yaptığım önerilere “burası Türkiye; şartları başka” diye gelen eleştiriler en sevmediğim ve hürmet etmediğim eleştirilerdi.  Öyle deyip hedefleri kaybettiğiniz zaman zaten savaşı kaybetmiş oluyorsunuz.  

657 sayılı kanuna tabi öğretim üyeleriyle, devlet memuru zihniyetiyle üniversite olacağını düşünmüyorum. Uzun vadeli bir planda sözleşmeli statüye geçmek şart diye düşünüyorum.

Üniversite girişi konusunda ise bahsettiğim projeksiyonlar artık üniversitelerin öğrenci seçiminde daha etkin olacakları bir sistem tasarlamamız gerektiğini düşündürüyor. Daha evvel de bahsettim. Üniversite özerkliğine önem veriyorsak üniversitelerin öğretim üyelerini yukarıdan atarsak, öğrencilerini merkezden yerleştirirsek  üniversite özerkliğinden bahsedemeyiz. Üniversite özerliği ise kaliteli bir sistemin inşasında çok önemli.

Meslek yüksek okulları bence üniversitelerden tamamen ayrılmalıdır. Ayrı bir sistem kurulmalıdır hatta üniversitelerle rekabet eden yapılar olarak düşünülmelidir. Şu andaki 112 devlet üniversitesine baksak bunların arasında belki vakıflar da var bunların bazıları meslek yüksek okuludur bazıları meslek yüksek okul bile değildir daha.
Özetleyecek olursam sistemi daha yatay bir yapıya, daha performansın rekabetin ödüllendirildiği performansın öne çıktığı, kurumlar arası rekabete fırsat verildiği ve iyinin ödüllendirildiği bir sisteme gitmek lazımdır.
Bu yapıda tabi YÖK’ün de sorgulanması lazımdır.
YÖK de bunu sağlayacak bir kuruluş olarak düşünülmelidir.
Üniversiteleri yöneten hiyerarşik bir sistemden ziyade, yatay bir yapının üstünde oturan demeyim, oralarda olan ama yatay yapının işleyişini devamlı sağlayan bir kurum olarak düşünüyorum ben YÖK’ü . Biraz uzattım kusura bakmayın dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

 


3. Prof.Dr. Yüksel Kavak /Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü)


Değerli katılımcılar hepinizi saygıyla selamlıyorum. Oturumumuz genişleyen yükseköğretim sistemi ile ilişkili. Bana verilen ödev, baskısı ve yükseköğretimdeki büyüme arasındaki ilişkilerin tartışılmasıydı, dolayısıyla bu çerçevede sunumu yapmaya çalışacağım.

Öncelikle uzun vadede bakacağız konulara, ya da bakmamız gerekiyor. Bir öncesi var, bir de bugünden sonra ileriye bakarak, yükseköğretim büyümeye devam mı edecek, devam edecekse nasıl büyümelidir gibi birkaç konunun tartışılması gerekiyor.

Biraz önce değerli hocalarımızın da vurguladığı gibi 1982’deki manzara şu idi: Yaklaşık 6 milyon civarında yükseköğretim cağ nüfusu olan bir ülkede 280 bin öğrenci ve %6 okullaşma oranı vardı. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde %25 ile %30 arasında olan bir okullaşma oranına karşılık, Türkiye’de yükseköğretimin son derece sınırlı olduğuna ilişkin bir durum vardı. Bu durumundan hareket ederek yükseköğretimdeki ana politika şu olmuştur: Yükseköğretimi yurt sathına yayarak genişletme ve fırsatları arttırma. Dolayısıyla iki politika var burada. Birincisi, yükseköğretimin yurt sathına yayılması, ikincisi ise yükseköğretimin genişlemesi. Bu çerçevede kullanılan bazı stratejiler var. Geçtiğimiz 35 yıl içerisinde uygulanan bir numaralı araç, meslek yüksekokullarının yaygınlaştırılması olmuştur. Genişlememiz için değişik araçlara ya da alternatif yaklaşımlara ihtiyacımız vardı. İkincisi 1990’larda Türkiye yükseköğretimi yurt sathına yaygınlaştırma politikaları çerçevesinde her ile bir yükseköğretim kurumu açma hedefini ortaya koymuştur. 2000’lerde bu, her ile bir üniversite açma hedefine dönüşmüştür ve bunlar gerçekleşmiştir.

Üçüncü olarak açıköğretimin yaygınlaştırılması yoluyla büyük bir kapasite oluşturulmuştur, dördüncü olarak kamu yükseköğretim kurumlarının yanında vakıf yükseköğretim kurumlarının açılması ve yaygınlaştırılması olmuştur. Bir başka nokta da, 1990’ların başlarında yükseköğretimde kapasite kullanımının artırılması için ikinci öğretim uygulamasına geçilmiştir. Biraz önce ve sabahki oturumda da değerli meslektaşlarım bazı verileri sundular, ben de kısaca sunmak istiyorum.
1983’de 336 bin öğrenciden 2015’de 6 milyon 689 bin öğrenciye gelmişiz. Öğrenci sayısı bakımından Avrupa’nın en büyük yükseköğretim sistemiyiz. Okullaşma oranı açısından baktığımızda 1980’lerde %6’dan başlıyoruz. 2014’de %86’dayız. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımızda 1980’lerde biz %6 iken, onların ortalaması %34 ve şuanda da %75 civarında. Dolayısıyla gelmiş olduğumuz büyüme olağanüstü bir büyüme olarak değerlendirilebilir. Hatta şaşırtıcı bir büyüme olarak değerlendirebiliriz.

Örneğin OECD’nin 2010 yılında yapmış olduğu bir araştırmada, OECD ülkelerinin 2025 ve 2030’da yükseköğretimde büyümeleri ne olacak şeklinde. En yüksek oransal büyümenin Türkiye ve Meksika’da olacağı öngörülüyor. 2025 için miktar olarak en büyük büyüme ABD, daha sonra Türkiye ve Meksika olarak öngörülüyor. Türkiye için öngörmüş olduğu rakam 2025’de 2,5 milyon civarında idi. Oysa biz bu rakamları 2010’larda aştık, dolayısıyla çok hızlı bir biçimde yükseköğretimde genişlemeyi ortaya çıkardık.

Peki, nasıl genişledik, hangi araçlarla genişledik? Verilere bakmak gerekirse bir numaralı faktör açıköğretimdeki genişleme. Bakın açıköğretimin toplam yükseköğretimdeki payı %48, örgün yükseköğretimin payı %52. Şimdi Avrupa’da en yüksek dediğimiz yerde ve hiçbir yerde açıköğretimin payı bu kadar büyük değil. Nitekim Yükseköğretim Kurulu, 2007 yılındaki yükseköğretim strateji dokümanında da bu büyümenin çok sağlıklı olmadığına işaret ederek toplam yükseköğretim içerisinde örgün yükseköğretimin payının arttırılmasını, açık yükseköğretiminde azaltılmasını öngörmüştür. Dolayısıyla biz burada gerçek anlamda fiziki yatırım ve kapasite olarak bakarsak 4 milyon civarında bir öğrenci kapasitesine sahibiz. Dolayısıyla bu bizi yanıltabilir. 6 milyon, 7 milyon gibi bir rakamı telaffuz ederken şöyle bir karşılaştırma yapabilirsiniz. Avrupa’nın en büyük ülkeleri ya da nüfus açısından bize yakın ülkeler İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’ya baktığımızda üç milyon, dört milyon arasında öğrenci sayısı varken Türkiye’de yedi milyon civarı öğrenci sayısı var denildiğinde bu yükseköğretim sistemlerinin karşılaştırılmasında acaba ne gibi durumlar var diye bir tartışmayı ortaya çıkarabilir. Dolayısıyla büyümemizin fotoğrafını bu açıdan çekmek gerekiyor.

İkincisi meslek yüksekokulları meselesidir. Türkiye’de 1983’de 48 meslek yüksekokulu ve 20 bin civarı öğrencisi vardı. Toplam yükseköğretim içerisindeki payı %11’den %37’ye ulaşmıştır. Burada Türkiye ABD’deki ve Japonya’daki modeli benimseyerek meslek yüksekokullarındaki genişlemeyi öngörmüş ve ciddi bir mesafe almıştır.

Üçüncü olarak, toplumsal baskılar hükümetleri yeni arayışlara itmektedir. Zaman zaman biz yükseköğretimde genişleme çok hızlı olmuş diyebiliriz. Yükseköğretim tarafındayız çünkü biz. Biraz önce hocalarımın vurguladığı gibi özellikler 1980 öncesinde üniversitelerin kontenjanlarının neredeyse sabit gittiği yıllar olmuştur. Örneğin 1975 ve 1980 arasında üniversitelerin kontenjanları biliyorsunuz; diğer bakanlıklara bağlı yükseköğretim kurumlarını ayrı tuttuğumuzda sadece üniversitelere bakarsak 39 binle 41 bin arasında gidip gelmiştir. O zaman şu soruyu sormak lazım geliyor. Acaba üç, beş yıl içinde Türkiye yükseköğretime hiç yatırım yapmadı  mı da yükseköğretim büyümüyor? Bunun için belli dönemlerde belli periyodlarda öğrenci alma politikaları ve bu seçkinci yaklaşımlar ister istemez yükseköğretime sosyal talebin karşılanmasıyla ilgili. Çünkü burada iki temel yaklaşım var eğitim planlaması açısından 1960’lardan bu yana. Eğitim sistemimizi insangücü planlamasına göre mi yoksa sosyal talebe göre mi şekillendireceğiz? Türkiye 60’larda büyük oranda insan gücü planlamasına göre yönlendirme gayretleri içine girmiş, kalkınma planları buna göre tasarlanmıştır. 1980’lerden sonra bunu uygulama şansı kalmamıştır. Çünkü yükseköğretimi değerlendirirken eşitlik ve etkinlik açısından da değerlendirmek durumundasınız. Sonuçta insanlara yükseköğrenim görme fırsatı da sunmanız gerekiyor.

Burada başka bir araç olarak 1980’lerin ortalarında vakıf yükseköğretim kurumları gündeme gelmiştir. Biliyorsunuz Türkiye’nin 1970’lerde özel yükseköğretim kurumları uygulaması olmuştur ama 1980 sonrasında sadece vakıfların yükseköğretim kurumu açabileceği bir model haline gelmiştir. Burada Türkiye büyük bir kapasite yaratmaya doğru gitmektedir. Örneğin 1999’da (burada açıköğretim hariçtir) vakıf yükseköğretim kurumlarının payı yaklaşık %4 iken bugün yaklaşık %16 düzeyine ulaşmıştır. Bunun ciddi bir kapasite olduğuna işaret etmek gerekir. Eğitim kurumları, ister özel kurum olsun veya özel finansman olsun veya isterse kamu kurumu olsun tamamen kamuya yönelik bir hizmettir. Dolayısıyla bu araçların hepsi de kullanılabilir.

Yükseköğretim kurumlarının yurt sathına baktığımızda, 1980’lerin başında yükseköğretim kurumları oranı şuydu: Öğrencilerin %70’i üç büyük şehirdeydi. Aynı şekilde öğretim üyelerinin oranı da buna yakındı. Şimdi tablo tersine dönmüş durumda. Her ilimizde bir üniversite bulunmaktadır. Öğrenci payı %74’e, %26’ya dönmüştür. Buda fırsat eşitliği açısından önemlidir. Siz eğitim hizmetini insanların ayağına götürdüğünüzde eşitlik açısından yükseköğretime devam edemeyecek insanlara da, yükseköğretime devam etme fırsatı sunmuş olursunuz. Nasıl ki sağlık hizmetini insanların ayağına götürdüğünüzde insanlar sağlık hizmetini daha fazla alırsa eğitim hizmeti içinde aynı durum geçerlidir.

Bir başka nokta şudur: Yükseköğretim öğrencilerinin yaş kompozisyonu değişiyor. Bu neyi etkiliyor? Şunu etkiliyor: Yükseköğretim öyle bir alandır ki sadece yükseköğretim teorik yaş grubundaki insanların devam ettiği bir kademe değildir. Özellikle bugün yaşam boyu öğrenme yaklaşımı çerçevesinde giderek her yaştan insanın yeniden yükseköğretim almak istediği ikinci yükseköğretim, üçüncü yükseköğretim, emeklilerin devam etmek istediği alandır. 23 yaş ve üzeri grupların payı 2000’de %11 iken, bugün %46’lara çıkmıştır. Dolayısıyla yelpaze genişlemektedir. Biz hedef olarak sadece 18-22 yaş grubunu teorik yaş grubunu dikkate alırsak yanılırız, sanki 6,5 milyon kişi hedefimizmiş gibi düşünürüz. Dolayısıyla yükseköğretimin hedef kitlesi bunun çok daha üzerindedir.
Geleceğe bakış açısından baktığımızda fotoğrafımız nedir? Sistem hangi boyutta ne biçimde baskı altındadır diye baktığımızda; sistem hâlâ arz ve talep açısından baskı altındadır. Bu açık bir konudur. Neye rağmen? Bu kadar büyüme ve kontenjanlarda bu kadar artışa rağmen baskı altındadır. Geçtiğimiz yıl 2 milyon 127 bin başvuru olmuş, 744 bin kontenjan sağlamışız. Neredeyse %35’e yakın. Son geldiğimiz nokta yükseköğretime başvuran her üç öğrenciden biri yer bulabilmektedirler. Bu sistemin gerginlik ve stres düzeyine işaret etmektedir. Bir eğitim siteminde başvuran her üç kişiden bir kişi girebiliyorsa buna hazırlanmak ve hazırlanmayla ilgili değişik yollar ve yöntemler ve harcamalar konusunda ciddi bir baskı var demektir. Dolayısıyla bu arz ve talep arasındaki açık, bizi hâlâ büyümeye zorlamaktadır.

İkincisi, yükseköğretim çağ nüfusundaki eğilimlerde 2000 yılından itibaren durgunlaşmalar başlamıştır. 2030’dan sonra azalmaya doğru gidecektir. Bu ne demektir? Yaklaşık 15 yıl sonra 7 milyondan 6,5 milyon civarında gideceğiz burada avantajımız var ama diğer açılardan yetişkinlerin yükseköğretime başvurmayla ilgili başka kitleler bizim önümüze gelmektedir.

Bir başka noktada şudur: Herhangi bir yaş ya da çağ grubu, yükseköğretimin hedefi içerinde yer almayabilir. Yükseköğretimin potansiyel hedef kitle içerisinde yer alabilmesi için en az lise mezunu olmak gerekir. Dolayısıyla biz nüfus baskısına lise mezunları ne kadar diye bakmamız gerekir. Türkiye bu açıdan ortaöğretiminde büyüdüğü bir zamana geldi, yani Türk eğitim sisteminin aslında 70’lerden bu yana hem İlköğretimini büyütmek, hem ortaöğretimini büyütmek hem yükseköğretimi büyütmek hem de tüm kademelerde niteliği eş zamanlı olarak geliştirme konularıyla karşı karşıya. Dolayısıyla bu kadar güç konuların hepsini birden sistemin bir tarafını toparlasanız ötekini devreye sokmaya çalışacaksınız ama biz eşzamanlı olarak önce ilköğretimi zorunlu olarak 5 yıldan 8 yıla çıkardık. 2012 yılında 8 yıldan 12 yıla çıkardık dolayısıyla önümüze çıkan rakamlarda; 2015’de lise mezunu sayısı 950 bin kişi önümüzdeki iki, üç yıl içerisinde bu rakamın 1 milyon 200 bine ulaşması bekleniyor. Dolayısıyla lise mezunu olması beklenen tek yaş dilimi 1 milyon 250 bin civarı. Zorunlu eğitimi öngördüğümüzde bu teorik yaş diliminin hepsinin okulda olması gerekiyor. Biz daha tam erişemedik, doğal olarak bu daha dört, beş yıl oldu 12 yıllık sisteme geçeli ama birkaç yıl içinde bu rakam 1 milyon 250 bin civarı olacak. Dolayısıyla buradan da 250 binlik bir baskıyla karşı karşıya kalacağız.

Sonuç olarak iki nokta var. Türkiye için yükseköğretimde büyüme, biraz öncede belirtmiş olduğum nedenler ve başka nedenlerden dolayı kaçınılmazdır. Türkiye yükseköğretimle ilgili yatırımlarını daha yüksek bir biçimde sürdürmek zorundadır. Yatırımlara paralel olarak öğretim üyesi yetiştirme konusunda bugüne kadar 1980’lerdeki öğretim üyesi öğrenci oranını koruyabilmiştir. Kırk bir, kırk iki civarındadır. Hiç değilse bunu koruyabilmiştir. Öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısına düşen değerler gelecekte yükselecek değerler ve bu kırkı aşağıya çekebilmek için öğretim üyesi yetiştirme konusuna ağırlık vermesi gerekir. Örgün öğretimin payını arttırmamız gerekir, yine vakıf üniversitelerinde artış beklenebilir, sosyal talepte artışın devam edeceğini düşünüyorum. Her ne kadar bizler burada otururken ve hemen hemen hepimiz üniversite mezunu iken yükseköğretim mezunlarının çoğunun işsiz kalmalarının yükseköğretime talebin hâlâ nasıl devam ettiğini açıklamada güçlük çekebiliriz. Yükseköğretimin önünde olan insanlar için daha üst düzey eğitim almak, daha üst düzey iş bulmak, daha yüksek kazanç elde etmek, daha yüksek statü elde etmek için hâlâ çekici özelliklere sahiptir. Dolayısıyla Türkiye’de lise mezunu olup direk hayata atılmayı beklemek çok gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Başka bir konu daha yükseköğretimin alanına girdi. Dört, beş yıldan beri yükseköğretime başvuranlar daha seçici olmaya başladılar. Kırılma noktasının burada yaşanacağını düşünüyorum. Açmış olduğumuz programın sürdürülebilir bir program olup olmadığını yükseköğretime başvurulardaki tercihler ortaya koyacaktır ve gerçek yükseköğretimdeki kaliteyi, talebi kendisi belirlemeye başlayacaktır. Nitekim bazı programlara başvurular azalmıştır, kontenjanlar dolmamaktadır, bazı bölümler kapatılmaktadır. Taleptekilerin tercihleri bunu daha açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

Son sözüm şudur: Türkiye artık kaliteyi daha fazla geciktirecek bir durumda değildir. 1990’nın ortalarından itibaren Yükseköğretim Kurulunun çalışmalarıyla başlayan, kaliteyle ilgili çalışmaların çok önemli bir noktaya geldiğini düşünüyorum. Yükseköğretim Kalite Kurulu ve akreditasyon kurumlarının çalışmaya başlaması ve bu sene ÖSYM kılavuzlarında ilk defa yayınlanmış olmasının önümüzdeki yıllarda tercihleri de etkileyeceğini ve yönlendireceğini düşünüyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

 

 


4. Prof.Dr. Siraç DİLBER (Karolinska Üniversitesi Hematoloji-Onkoloji Bölümü)

Hem TİMSS sonuçları hem PISA hem de PIAACC sonuçları gösteriyor ki bizim başarımız dünyanın ilk onunda yok. Başarı ancak en üstlerle mukayese edilir. Güney Afrikayla filan mukayese edilmez. Efendim biz Sırbıstanı geçtik, -geçersen geç ne olacak yani-. Sonuç olarak slayta baktığımız zaman bu Türkiye’nin sıralaması. Bi de bu sıralama tamamen gerçek bizim öğrenciler girmişler ve bu sonucu almışlar. Başka ülkelerin etkisi yok yani.
Genel anlamda eğitim düzeyine baktığımızda hem TİMSS’te hem PİSA’da hem de PIAACC’de sorun olduğunu gösteriyor bu da şu demek ortaöğretimde sorun var lisede sorun var üniversitede sorun var.

Hocamızın söylediği gibi en önemli husus rekabet, Türkiye’nin dünya ülkeleriyle rekabeti. Dünya rekabet indeksine baktığımız zaman Türkiye 2003’ten 2016’ya kadar zikzaklar çizmiş ancak sıralaması değişmemiştir. Dünya Rekabet indeksi bu çok önemli.

Şimdi biz Gümrük, sanayi devrimi filan derken Sanayi 5.0 ‘in ayak sesleri geliyor. Biz 4. Sanayi devrimini nasıl yapacağız diye düşünürken 5.’ye kaydı şimdi. Tren kaçıyor bizim durumumuz ise orta düzey kapasite bir ülke durumundayız. Tüm verilerle bu da 2.5 ile 3 arasını gösteriyor. Bizim ülkemiz konumundaki diğer ülkeleri de şöyle sıralayabiliriz; Türkiye, Brezilya, Şili, Meksika, G. Afrika, Kolombiya, Endonezya…

Bazı şeyleri yapabiliyoruz ama herşeyi yapamıyoruz. Hocamın söylemiş olduğu İleri teknoloji ürünlerinin ihracatı. Bu çok önemli. Ekonomimizin en önemli sorunlarından bir tanesi. Şimdi Çine bakın –hani diyorlar ya çakma makma ülke-  Katmadeğeri yüksek ürün ihracatı 1995’te yüzde 8-10 bandındayken bugün 15 basamak artarak yüzde 25leri vurmuştur. Bizi hala sanayi 4.0 bekliyor.

İnsan kaynakları açısından artık bizim üniversitelerin dikkate alması gerektiği yeni bir inovatif sınıf ortaya çıktı. Firmalar ben diyor böyle böyle böyle böyle şartlarda olmayan eleman almıyorum artık diyor. Biz buna yeni inovatif sınıf diyoruz. Yani bilgisayar bilecek onu bilecek bunu bilecek. Niye bunu söylüyor? Çünkü 2018 yılında 1,3 milyon robot üretim bandına geçiyor. Ve bu 2020 yılına kadar da 11 milyon kişi işini kaybediyor. Şimdi bu inovatif çalışan sınıf grubu artık şirketlerin istediği grup. Ben bunu isterim diyor.

Avrupa’da şuanda bu sınıf yüzde 25’lere vardı.  Üsveç’te ise oranı %51.
Şimdi bu tartışmalar yapılırken Türkiye’nin mutlak suretle bu inovatif sınıfı göz önüne alarak reformlar yapmak zorunda yoksa yine işe yaramayacak yine geç kalacağız.

Diğer bir konu dünya bir tarafa doğru gidiyor, hem bilişimde hem sağlıkta hem enerjide hem şeyde budur. Şimdi kardeşim madem bu dünya bu tarafa doğru gidiyor 5.sanayi geliyor senin üniversitende buna göre fakültelerini organize etmek zorundasın dendi İsveç’te.

Üniversiteler 10 sene önce karar aldı, artık rekabet edemeyiz böyle bölük pörçük bilmem fen fakültesi bilmem ne fakültesi. İsmimizi değiştiriyoruz, yönetimimizi değiştiriyoruz, çok daha basitleşiyoruz çünkü yetişemeyeceğiz gidiyor dediler.

Şimdi buna binaen O zamanki Nobel Tıp  Komitesi Başkanı, benim tez hocam olur, onun başkanlığı döneminde  10-15 kişi biz Türkiye’deki sistemi inceledik. Ve sonunda bizim önerimiz şuydu. Türkiye’nin Yüksek Öğretim Kurumunun kesinlikle kaldırılıp yerine şu iki kurumun kurulması gerekiyor.

1) Yükseköğretim Planlama ve Koordinasyon Kurulu
2) Yükseköğretim Değerlendirme Kurulu
Bunların kesinlikle birbiriyle ayrı ve bunların organizasyon şemasına kadar çalışıldı. Yüksek Planlama Kurulu nasıl olmalıdır? Hangi bölümleri içermeli? Neye karışmalı neye karışmamalıdır? Organizasyon şeması. Detayına girmeyeceğim çünkü slaytları sonra arkadaşlar size ulaştırabilirler.

Şimdi Yükseköğretim Değerlendirme itiraz komisyonuna kadar benim görüşüme göre sadece Kalite kurulu olmaması gerekiyor bu diğer birimlerin de Yükseköğretim Değerlendirme Kurulunun içerisinde olması gerekiyor. Tek başına kalite kurulu tecrübe edildi, işlemez. Birçok ülkede de tam performans sağlanmadığı oldu son olarak İsveç de buna geçti.

Sonuç itibariyle bizim YÖK’e tavsiyemiz YÖK’ün iki kuruma bölünmesidir. Planlama Koordinasyon, Denetleme Değerlendirme ayrı bir kurul olması gerekir. Çünkü Plan yapan bir kurul denetleme yapamaz. Yapamaz kardeşim. İç denetim yapar ama dış denetim yapamaz. Hakkaniyet içinde yapamaz.

Üniversite Yönetim Modeline gelirsek bizim önerdiğimiz yöntem; Dış Paydaş, Değerlendirmeli Meslektaş, Yönetim Modeli.
Bu şu demektir biz diyoruz ki; İsmi negatif çağrışım yapmasın diye Denetim Kurulu olmasın bir değerlendirme kurulu olsun Dışarıdan bunlar gelsinler yani ordaki Ögretim Üyesi delegasyonu, Öğrenci temsilcileri, STK temsilcileri, iş adamları v.b. ama günü birlik icraların içinde olmasınlar üniversiteyi belirli aralıklarla değerlendirsinler. Puanlarını versinler ama rütin icra içinde asla olmasınlar. Rektöre baskı yapmamaları lazım böyle yap böyle et. Profesör al, doçent al diye dememesi gerekiyor.

Sanayi 4.0 devrimi ile baktık ki İsveçte’de üniversiteler artık idare edilemez hale geldi. Çünkü rektör imzalar ile uğraşmaktan vakit bulamaz hale geldi. Sonuç olarak şu karar vardık: Arkadaş bu Sağlık Bilimleri alanındaki fakülte yüksek okulları, Beşeri & Sosyal Bilimler alanındaki fakülte yüksek okulları, Fen & Mühendislik ve Eğitim alanındaki fakülte yüksek okullarının toplu halde dekanlıklarını kaldırarak bunların teker teker yürütme kurulu kurulsun. Bunlar yani Sağlığın Yürütme Kurulu, Eğitimin Yürütme Kurulu…

Çünkü mesele şu rektör dedi ki; bana üniversitenin yüzde 5 işi dışında bana bir iş gelmeyecek. Yüzde 95’i bu yürütme kurullarında bitsin kardeşim. Bu işlere karışmıyor. Eleman alınacak, profesör alınacak işte bunlar hepsi belirliyor. Sağlık Bilimleri Yürütme Kurulu, Beşeri Bilimler Yürütme Kurulu…
Toplu halde olmasının da sebebi şu: Birlikte çalışsınlar, birlikte öğrensinler, o ayrı bu ayrı bilmem ne olmasın. Sonuç itibariyle buradaki yönetim şekli yüzde 95 iş bitecek en üste gelecek – en üstte de bir değerlendirme kurulu var – Bu değerlendirme kurulunda hocalar var –delegesyonla seçilmiş- öğrenciler var, iş adamları var… Ama bunlar değerlendirme. Raporlarını yazıyorlar Değerlendirme Kuruluna Ankara’ya gönderiyorlar.

Hocam siz çok tehlikeli şey söylüyorsunuz, burda bir sürü rektör arkadaş var.

Siraç Dilber: Yok onlar da sevinecekler, çünkü treni kaçırmaktan çok daha iyi.

Şimdi rektör seçimine gelirsek, Avrupayı hemen hemen inceledik. 3 çeşit seçimle rektör seçiliyor.

1) Cumhurbaşkanı tarafından YÖK’ün Üç Aday Seçimi Sonrası Atama Yapılarak ülkemizde uygulanmaktadır.
2) Üniversite Kurullarının Seçimiyle, Doğrudan Seçim
3) Üniversite Kurullarının Seçimi Sonrası Atama Yapılarak sonra Bakana gidiyor başbakana değil. 30 yıldır İsveçte rektörün imzasının bakandan döndüğü tarihe geçmemiştir. Nedeni nedir?Çünkü seçici kurul denen bir kurul var. Delegasyon var, delegasyon öğrencileri var. O seçici kurul daha önce seçilmiş ve siyasi filan değil. O seçici kurul dünya çapında o rektörlüğün açık olduğunu ilan ediyor bütün dergilerde. O kurul daha önce koyduğu kriterler, liyakat kriterlerini daha önce yayınlamış olacak. Bilimsel yayına bu kadar puan, yabancı dile bu kadar puan sosyal interaction bu kadar puan diye o puanda belli bir seviyenin altında olan bir profesör müracaat edemiyor.

Ne oluyor? Sonuç itibariyle şu oluyor. Çalışkan insanlar arasında bir seçim var.
Bizim hatamız bu! Biz bir profesör olmakla rektör adayı veya rektör olabileceğini zannediyoruz. Yok öyle bişey! Laboratuvarda çalışmakla üniversitenin yönetimi bir değil. Bir sürü çalışkan Nobel ödülü alıp da laboratuvarda çalışan insanların yönetimde son derece zayıf olduğunun onlarca örneği var. Bu nedenle bizim sizden rica ediyorum Türkiye’nin bu rektörlük tartışmasının en önemli nedeni budur. Bunu yaptıktan sonra kimi atarsa atasın. 100 üzerinden 80 almış. 80 ile 100 arasında kim gelirse gelsin.

Şimdi bütçe diyorsunuz ya Karolinska’da bütçe dağıtım sorunu yoktur. Niye yoktur biliyor musunuz? Size bir slaytla anlatayım; 100 lira para geldi. Nasıl dağıtılacağını aynı gün bilgisayar programı söylüyor. Burda bir üniversitenin ölçümlendirilmiş bütçe dağıtım kriterleri var. Demiş ki hangi fakülte nasıl dağıtacağımı ikiye bölerek yazmış.
1) Yükseköğretim parası
2) Araştırma parası.


Misal olarak 100 lira AR-GE parası geldi üniversiteye. Bu 100 lirayı fakültelerin performansına göre bilgisayar aynı anda dağıtıyor. Çünkü daha önce söylemişler bu kadar tez bu kadar ücret. Bu kadar doktora öğrenci bu kadar ücret. Bu kadar yayın bu kadar ücret.
Daha önce bilgisayarda girildiği için kriterler yıl sonunda tıp fakültesine gidecek ücret aynı gün ortada. Hiç kimse itiraz edemez. Çünkü sistem üzerinden sana gönderiyor. Fakülte diyor ki bu para bana geldi hadi araştırmaya ayırayım. Fakültede bu sefer aynı kriterler ölçüsünde bilim dallarına dağıtayım. Hangi ana bilim dalı ne kadar yayın yapmış, ne kadar tez yapmış ne kadar kurs düzenlemiş. Bunların hepsinin puanlaması ayrı. Aynı gün fakülte bütçesi belli. Sonra anabilim dalına geliyor. Anabilim dalı da öğretim üyelerine aynı kriterlerle dağıtım yapıyor. Yani Profesör Siraç Dilber’in parası kendi banka hesabına yatıyor. Benim param kendi hesabıma yatıyor siraç dilber adı altında. Devletten başka yerden üniversiteden gelen para da benim hesabıma yatırılıyor benim imzam olmadan rektör dahi kullanamıyor. Sadece üniversite gelen paradan %20 kadar ‘overhead’ alıyor ve bunu ortak altyapı için kullanıyor.
Sonuç itibariyle biz gece gündüz birbirimizle yarışıyoruz. Hangimizin kaç tane doktora öğrencisi var, para getirmesek ne olacak, nasıl dağıtacağız. Bizim laboratuvarlara ödedediğimiz kira bedeli 1.100 Avro/metrekaredir.

Geçmişte Üniversitedeki bina meselesini rektör çözemiyor, her gün yeni bir bina. O diyor ki ben güçlüyüm bana ver. Rektör bir tane kuralla bu kötü sistemi alt üst etti. Ne yaptı biliyor musunuz? Tamam dedi bundan sonraki bütçelerinize laboratuvarın, kliniğin, ofisin metrekareleri belli bütçenin isterken sen metrekareyi de isteyeceksin. Sonuç itibariyle istiyorsan sana 50 metrekarelik bir ofis vereyim.

Nobel Komitesi Başkanı benim yanımdaki odada duruyordu. Sefa hocam gördü onu beni ziyaret etti. 12 metrekarelik yerde oturuyor. Nobel Tıp Komitesinin başkanı. Niye? Benim laboratuvarım büyük olsun diyor ofis alıp da ne yapayım diyor. Çünkü ofisle laboratuvar fiyatı aynı. Sonuç itibariyle laboratuvarların yarısı boşaldı. Çünkü kirayı ödeyemez hale geldiler. Dediler ki küçülelim. Bir tane düzenlemeyle Karolinska’da inşaat şeyi bitti. Şu halde yarısı boş biyotech şirketleri çağırdık. Yerimiz açıldı şimdi gel birlikte çalışalım. Size yer yoktu şimdi yer var.

Bunu ben öneriyorum size çünkü aksi takdirde başa çıkamazsınız. Genel cerrahiden bana böyle geldi, dahiliyeci böyle dedi, güçlü olan bilmem ne der. Ama herkes bunu ödüyor.

Bütçe itibariyle öğretim üyesine kadar dağıtım birbirine yapılıyor. Ama burada üniversite sadece ne yapmış onu söyleyeyim. Buranın YÖK’ü “Demiş ki kardeşim asla ben metrekareye göre yer belirlemem. Asla öğrenci sayısına göre yer belirlemem. Asla bütçeye göre yer belirlemem. Ben niteliğe bakarım”

Bunun için madem sizin şeylerinizin hepsini topyekün değiştiremiyorlar. Bu bütçesinin ilk gelen 100 liranın 20 lirasınıayırıyor 80 lirasını dediğim şekilde dağıtıyor. 20 lirasını da en iyi 3 üniversiteye seneye onu promosyon olarak dağıtacağım. Kim en iyisiyse %20’yi alır kardeşim. Şimdi üniversiteler diyor ki “Benim küçücük bütçem var koca %20 bütçeyi üçe bölüyorlar bize verecekler. Müthiş bir çalışma.”
Yeni kurulan üniversiteler hakkında hocalarımız çok konuştu. Şimdi bahsettim ben. İsveç’te küçük şehirlerde daha çok butik tarzda üniversite modelidir. Ama bak kardeşim. Ben size bir tane butik tarz üniversite göstereyim. Bir de Türkiye’dekilerinebakalım.
Alın işte Tarım ve Hayvancılık Üniversitesi; Faculty of Landscape Architecture, Facult Of Natural Resources and Agricultural sciences, Faculty of Veterinary Medicine and Animal Science..

Görüyor musunuz bu üniversitenin içinde bir tane Fen bilimleri fakültesi, edebiyat fakültesi gördünüz mü? Bir tane eğitim fakültesi gördünüz mü?!
Adamın fakültesinin isimlerine bakar mısınız ya! Tematik üniversite budur kardeşim. Adam son derece basit bir management ile üniversiteyi idare ediyor hepsi konsantre nedenleri belli. 4 tane fakültem olsun dünya çapında olsun büyük olsun.

Şimdi bizde ne oluyor? Tematik üniversite diye açıyorlar. Eğitim Fakültesi 2007 yılında sayıları 69, 2016 yılında sayısı 96. Fen Edebiyat Fakültesi sayısı 63 iken 2016 yılında sayısı 117 olmuş. Ne olmuş peki?  Yılda 70 bin kişi mezun olmuş. Peki durum ne? Atama bekleyen öğretmen sayısı 1 milyon. İhtiyaç ise 100 bin.

Yahu kardeşim dünyanın hangi yerinde böyle bir planlama yapılabilir yaa. Sen 1 milyon öğretmen çıkacağını basit bir istatistikle hesaplayabilirken sen bu 69u 96’ya niye çıkardın? 63ü 117’ye niye çıkardın? Bu işin nicelik sorunu. Bir de nitelik sorununa bakalım. O da bu daha yeni bir ay önceki sonuç.
2016 yılında KPSS kapsamında yapılan Alan bilgisi testi ortalamaları. Matematik hocalarına kendi alanlarıyla alakalı 50 soru sorulmuş 9’una cevap verebilmişler. Fizik hocalarına 50 soru sorulmuş 15’ine cevap verebilmişler. Ya dünyanın hangi ülkesinde matematik hocası
– ben suçlamıyorum – 50 tane sorudan 9 tanesine cevap veriyor ve gidecek bu lise öğrencilerini yetiştirecek PİSA’yı geliştirebilmek için. Hem sayı bu, 1 milyon artış sıra bekliyor.

Tematik üniversite diyorlar, İzmir’de olan birşeyi mesela size söyleyeyim. A üniversitesi mimarlık fakültesi var Ege Üniversitesi, B üniversitesi var Mimarlık fakültesi var 9 eylül üniversitesi var. bir diğer ünüversite1 milyonluk metrekare yer aldı gitti oraya mimarlık fakültesi açtı. Ne oldu peki biliyor musunuz? Ege Üniversitesi, 9 Eylül Üniversitesindeki bir sürü hoca gitti diğer mimarlık fakültelerine iki tane dünya çapında mimarlık geliştirilmesi gerekirken 4 tane bölgesel çaptaki fakülteye dönüştü. Bu mudur nitelikli üniversite? Açılma?

Yahu kardeşim üniversitenin açılmasına karşı değiliz ki.. Sen buraya mimarlığı niye açtırdın? Bu mimarlığın ihtiyacının olmadığını zaten sen biliyorsun. Açtıracaksan da Ege Üniversitesini, 9 Eylül üniversitesini geliştir.

Yahu kardeşim ben Hematoloji Profesörüyüm Sağlık Bakanlığı Nihat Hoca biliyor, Sefa hoca da biliyor ben 2 yıl ailemden çocuklarımdan uzak Sağlık Bakanlığında çalıştım.Burda Sağlık Bakanlığı için çalışan bir özel şirketin ofisinde onkoloji hastanesinin çizimlerine yardımcı oldum. Çünkü bu işi iyi bilen mimar yoktu o zaman. Hastane mimarisini bilen hoca yoktu. Herkes bana dedi ki gitmeyin ne işin var orda işini yap, mimar değilsin filan. Gideceğim dedim. Çünkü inceledim. İçi rezalet. Kemoterapi ünitesini unutmuşlar bilmem kemik iliği ünitesini unutmuşlar. Kendim geldim bir ay burda –ya kardeşim Allah için peygamber için – mimarlık fakültesinin doktora programı  master programı hastane mimarisi üzerine ilaç (GMP) laboratuvarları üzerine spesifik çalışmaz mı ya! Ya nasıl bişeydir yaa bunu söylerken bağırma filan diyorlar da vallahi üzülüyorum yaa böyle bişey olamaz ya.. Biz hıfzıssıhhanın laboratuvarlarını, ilaç tıbbi cihaz kurumunun laboratuvarlarını burda hemen Bilkent üniversitesisinde yaptırıyoruz ben 4 yıl süreyle …… kadar hibe 40 milyon euroluk proje. Yemin olsun size 22 bin sayfa ihale dökümanın kontrolü isveç’de yapıldıve buraya geldi. Ya kardeşim Türkiye’de mimarlık fakültelerimiz var orda niye hazırlamıyorsunuz yaa.
Enstitülerde sorun var. 660 tane Enstitü var. Yok böyle bir enstitü modeli dünyada kardeşim. 30 – 40 tane olsun dünya çapında olsun. Enstitülerin kadro bulmak için müdür, müdür yardımcısı yönetim kurulları var, profesörler var, doçentler var ne yaptıkları belli değil. Bu enstitülerin çalışma prensibi var. İsmi araştırma enstitüsü bi de bu lisansüstü eğitimi dediğimiz şey enstitü değildir. Lisansüstü eğitimi doktora master dünyanın heryerinde ofisi vardır. Onlar enstitü diye tabir edilmezler. Çünkü araştırma enstitüleriyle karıştırılır. Onun da muhakkak burda değiştirilmesi lazım.

Hemen Araştırma Merkezi yönüne temas ediyorum. 2880 tane araştırma var ya. Merkezi, üniversitelere bağlı.  Böyle bir şey dünyada var mı ya. Kardeşim siz niye birlikte çalışmıyorsunuz! Siz niye aynı enstitünün içinde merkezde biraraya gelmediniz. Ya dünyada 2880 tane araştırma merkezi olup da bu sonuçları veren dünyada bir yer var mı?! Yazıktır günahtır! Bunlara kim izin veriyor ya. Kim veriyor? Vallahi para çarçur ediliyor. Bunu da söyleyerek bitireyim. Tıpta uzmanlık eğitimi… Tıpçılar tez yapıyor. Dünya’da örneği yoktur. Mutlak suretle kaldırılması lazım. Bir doktor araştırmacı olmak istemiyorsa sen zorla araştırmacı yapamazsın. Bu adam diyor ki ben klinisyen olacağım kardeşim. Gönderirsin onu laboratuvara severse sever bir grupa dahil olur master doktorasını yapar. Bu tezler hem laboratuvar israfı yönünden hem de klinisyen şeyi yönünden kesinlikle dünyada uygulaması olmayandır kaldırılmalıdır onun yerine doğru dürüst klinik seviyeyi gösterecek sınav olması gerekiyor.

Teknopark… Size hocam affınıza sığınıyorum 1 dakika.. Şimdi 64 tane teknopark var. Bir an için bir iş adamı olduğumuzu düşünelim. Geleceğim size soracağım. İzmir’deki bir üniversitedeki olay dolayısıyla yazıyorum bunu. Bir biyotech firması geliyor soruyor diyor ki yani 64 tane teknoparka , ben biyotech şirketiyim burada çalışmak istiyorum. Cevap: Arsa verelim, Projeyi çiz, Binayı Yap, İşlet, Bize kira ver…
Alt yapı yok binayı yapmışlar tamamen sosyal ağırlıklı, ofis tipi. Biyotech girdiği zaman son derece çok güçlü alt yapı gerekiyor. Binayı çizeceksin yapacaksın metrekaresine aylık da 15 avro/m2 bize kira vereceksin. Sen kimsin? Emlakçı mısın kardeşim.

Aynı firmayı Finlandiya,İsveçe veya Singapuragönderdiğimizi düşünün. Bina hazır, Özelse 2 ay içinde alanını hazırlayalım, Çünkü bölme şeyi.. alt yapı hazır buharı muharı bilmem neyi temiz buharı herşeyi hazır biyonize suyu muyu. Büyük pahalı aletleri alma. Bizde var. Koymuşuz …. Bizim aletleri kullan. hatta teknisyenlerimiz size yardımcı olacak. Ortak alanlar hayvan ünitesi filan hepsi hazır her türlü araştırmanı gel orda yap parasını öde. Saatlik ya da hayvan başı. Bizimle ya kira öde ya da patent konusunda  ortak çalışalım  ya da birlikte şirket kuralım.
Peki size soruyorum siz olsanız hangi teklif Kabul edersiniz?

Bu sorunun cevabını teknoparkları yapan insanlar vermek zorunda…. 64 tane teknopark…
Meslek yüksekokulu da hocam söyledi 945 tane meslek yüksek okulu var. Meslek lisesi mezunu herkes kabulümüzdür anlayışı hakim. Mezunlar “iş bulamıyoruz” firmalar da kalifiye eleman bulamıyoruz. Yav nasıl oluyor ya Sizce sorun ne?
Türkiye Meslek Yüksek Okulları Kurumu kurulmadan siz buna çare bulamazsınız. Çünkü üniversitenin içinde bunun yüksek okul olması dünyada test edilmiş başarısız olmuş bir uygulamadır. Meslek yüksek kurumu isveçte de birçok yerde de farklı isimlerle ayrı bir kurum altında yapılmaktadır. Hocam burada bırakayım. 

 



Mustafa Kemal Mahallesi 2148.Sokak Muratoğlu Apartmanı 10/A-B SÖĞÜTÖZÜ ANKARA
Akbank Bilkent Şubesi 0095 432